ayağımın altından halıyı çekmeyin böyle yazmayayım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ayağımın altından halıyı çekmeyin böyle yazmayayım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ocak 2012 Salı

Bela dediğin kandır bazen...



Bir adam varmış. Kendini iyi biri sanırmış. Atlas kumaştan kılıflar diker, salınırmış sütten çıkmış ak kaşıklar mahallesinde. Ne iyi adammış o. Aynalar hep öyle söylermiş. Sensin, sensin, sensin, derlermiş. İnanırmış adam aynadaki yalana. Havalandırırmış kılıftan pelerinini, yahu ne iyi adamım ben. Arkada bıraktığı ahı, ziyanı... hıçkırığı dahi içine alacak kadar genişmiş kılıfları. Hep sizin için. Ne yaptıysam sizin...


Kimse zavallısın dememiş adama. Hiç bilmemiş zavallılığını. Gerçeğe cüret edecek olanın gölgesi düşse yoluna, kükrermiş zaten.  Ben.. Ama Ama Ben Ben Ben! Salya. Sefalet. Bela. Çirkinliğinden yüz çevirirmiş gerçek.  Lanet olsun, dermiş. Lanet olsun, nasıl bilirsen öyle. 

Öyle yaşamış o adam kılıflarının arkasında. Kokuşmuşluğundan bihaber. Kendini iyi biri sanarak. Olduğunu sandığı değil, olduğu kişi olarak ölürmüş ya insan; sefil bir adam olarak ölmüş. Kılıflarına sarıp gömmüşler. Özgür kalmış ahlar.



6 Haziran 2010 Pazar

Masumiyetin Kanıtlanana Kadar Suçlusun



Çocuklarımıza ilk önce kendini suçlu hissetmeyi öğretiyoruz. Onay almadıkça doğru yaptığından emin olmamasını sağlıyoruz. Böylece, var olduğunu hissetmesinin neredeyse tek yolunu onaylanmaya bağladığımız çocuğun ipleri tümüyle elimizde oluyor. Kendisi olmasına olanak tanımak, kendisini inşa etmesi yönünde yüreklendirmek yerine; istediğimiz sınırı çizip, istediğimiz şekli verebiliyoruz ona. Olmasını istediğimiz şey kılıyoruz onu. Olmasının doğru olacağını bildiğimiz .!. şey. 'Ablaya öyle denmez', 'Büyüklerle öyle konuşulmaz', 'Sokakta böyle yapılmaz'lar aşamasına geçiyoruz sonra. Onaylama gücü ablaya, büyüğe, sokaktakine geçiyor ve hayattan ne istediğini bulmak yerine, ondan ne istendiğini keşfetmeye başlıyor çocuklar.  Bir memnun etme şizofrenisini beliriyor. Ne kadar aferinin varsa o kadar varsın. Ve bu aferinlerin standart bir kriterleri de olmadığında, alt benler ortaya çıkıyor. Mahmut amcadan aferin alacak ben. Süheyla teyzenin onaylayacağı ben. Bekir abinin sırtını sıvazlayacağı ben. Ah... Tabi, Mahmut amcanın, Süheyla teyzenin huzuruda iken vereceği aferin ile Bekir abinin huzurunda vereceği aferinin de kriterleri farklı olduğundan, balatalar iyice ısınıyor. Alt benlerin de alt benleri oluşuyor.



Sıklıkla duvara tosluyor, var olmanın yolunu onaylanmak bilen çocuk/ergen. Ne olduğunu keşfetme yolcuğu çoktan unutulmuş, ne olması gerektiği ile ilgili öngörülemez törpülenmelere göğüs geriyor. Üzerine olmayan elbiseler içine tıkıştırılıyor mütemadiyen ve elbiselerden taşan yanlarından utanıyor. Olması gereken kişi olmayı beceremediğini düşündüğü kendisini suçluyor. Sonra değişiyor isimleri Mahmut'un, Süheyla'nın, Bekir'in... Öğretmen oluyor. Sevgili oluyor. Patron oluyor. Karşınıza gelen herkes biri olmanızı istiyor sizden. Kim olduğunuzla ilgili tanışıklığınızdaki kısırlık, o biri olma talebini can simidine dönüştürüyor. O'ymuş gibi oluyor ve bir şey olmanın tatminini de kendin olmak sanıyorsunuz. Ya da...




Ya da... Bir gün, bir yerde, bir şekilde, kendine has olma ihtimali ile tanışıyoruz. İthimali mümkün kılma yolunu seçersek yürümek üzere, sesler çıkmaya başlıyor çevreden. Değiştin. Sen böyle değildin. Hiç yakıştıramadım. Bunu senden beklemezdim. 'Benim istediğim değilsen hiçsin'ci mantalite, hiç şaşırtıcı olmayan bir şekilde, iyiliğimizi düşünüyor. İyiliğimizi düşünmesini isteyip istemediğimizi düşünmüyor ama. Olmaya karar verdiğin sen, seni varlığının bir uzantısı gibi görmeye alışmış gürûhun kapsama alanından çıktıkça, çatışmalar başlıyor. O güne kadar onay mercii olmuş ana mekanizma, kendine has olmaya başlayan bireyin bağımsızlaşması sürecini varlıksal bütünlüğüne tehdit olarak algılıyor. Çünkü; seni bir uzvu gibi yönetmek, senden çok onun işine yarıyor. Seni, onaylanmadıkça var hissedemeyen bir organizma olarak programlayan sistem, onaylamakdıkça/reddetmedikçe, iktidar sürmedikçe var kalamayan bir yapıya dönüşmüş oluyor. Kendin olman, onun kendisi kalamaması anlamına geldiği için, caydırıcı mekanizmalar devreye sokuluyor. Elalem ne der? Ne emekler... Hak edecek ne yaptım? Yemedim. İçmedim. Giymedim. Süpürge saçlarım...



İhtimaldir ki, vaktiyle kuvvetle köklendirilen o en eski öğretiler, canlanmaya başlıyor bu noktada. Suçluluk. Keşke öyle demeseydim. Ne olurdu biraz ses etmeseydim. Kanlanıp canlanmaya başlıyor ana mekanizmanın suçluluk duygusu üzerinden beslenen kanalları. Yeniden, kapsanan küme olma yolunda ilerliyorsun. Kesişen küme olmak, razı olunası kuvvette bir iktidar vaad etmiyor ana sisteme. Kendini yok ederek, onu var kılmayı seçiyorsun. Çünkü kendini var kılmak, bencilce. Ayıp. Elalem ne der... Kimsenin olmadığı kuytularında bile içinin, yüzüne nişan almış bir işaret parmağı hep seni gösteriyor. Hep, senin yüzünden...

3 Temmuz 2009 Cuma

etiketler

öğrenme teorilerine göre, insan zihni kategorizasyon sistemiyle çalışıyor. bilgileri ana başlıklar altında, benzerliklere göre sınıflıyor. yeni bilgi, var olan kategoriler taranarak en uygun olana yerleştiriyor. eğer uygun bir kategori henüz yoksa, yeni bir başlık oluşturuluyor. örneğin ilk kez katana gören biri bu bilgiyi 'kesici aletler' kategorisinde depolayabilir ya da 'japon kılıçları' adı altında yeni bir başlık açabilir, falan filan...

kategoriler iyi, güzel. öğrenmemizi kolaylaştıyor, dünyayı algılama sürecimizi organize ediyor. tamam, o da güzel. amma velakin bu kategoriler insan zihninin tehlikeli dehlizlerinde can sıkıcı şekiller alabiliyor. örneğin, sen bir katanaysan, ömrünün sonuna kadar katanasındır. kimse senden başka bir şey olmanı beklemez ve sen de başka bir şey olmayı bilmezsin zaten. bir ucundan vakur bir süzülüşle girdikleri fabrikanın diğer ucundan jilet olarak çıkan emektar gemilerle ortak bir kaderleri var mıdır katanaların bilmiyorum ama varsa bile e o zaman da artık jiletsindir. yine malzeme belli. ama efendim insan öyle mi?

insanoğlu için 'bir' şey olmak imkansız ve beraberinde 'o şey' kalmak da hayal. oysa bunu birbirimizden beklemekte mahsur görmüyoruz. birine 'bir şey' adı veriyoruz ve sonra kafamızdaki 'o şey'e yakışmayacak(!) şekilde davrandığında, göğüs üzerinde birleşmiş kaşı kalkık kollarla 'nıck nıck nıck'...

diyelim ki birine dürüst dedik. kafamızdaki dürüstlük kategorisinin dışına çıkacak bir davranış sergiledi mi fakir, haydi bakalım sahtekar oluyor. insan bir şeyden, o şeyin tam tersine nasıl dönüşür düşüneduralım, o her bir şeyin, her bir insan evladının o güzel zihninde farklı sınırlara göre kategorize edildiğine mi yanarsınız, yoksa yönünüzü çizmeniz için o cânım beyindeki elektriksel aktivite dışında bir yol haritanız olmadığına mı?

övgü mahiyetindeki etiketler mesela, çok şaşırtmacalı bir düzende işliyor. 'yardımsever' dediyse size biri bir vakit, siz de gülümseyerek göğsünüzdeki rozetlerin arasına iliştirdiyseniz bu etiketi, sizden bir talepte bulunduğunda reddetmeniz veyahut tereddüde yeltenmeniz büyük kepazelik. tıpkı, sipariş etmediğiniz halde gelen tatlıyı afiyetle mideye indirdikten sonra hesaba eklendiğini görünce gık demeye hakkınız olmadığı, garsonun 'yerken iyiydi ama' mealindeki bakışları altında hesabı paşa paşa ödediğiniz gibi, göğsünüzdeki rözeti etinize batıra batıra yardımsever biri oluveriyorsunuz. ben derim ki, sipariş etmediğiniz tatlıları yemeyin. canınız çekti ve yediyseniz ödeyin o zaman. yerken-iyiydi-ama-bakışlı- garson haklı.

bu şu demek; 'ay sen çok yardımsever bir insansın cicim'leri 'ahım, öhüm, hihim, biz ailecek böyle yetiştik efenim, benim paşa dedem de pek kalender meşrepti ki bunun konuyla ilgisi yok. demem o ki bizde yardımseverlik genetik. ehim, öhüm.'le cevaplarsanız oltayı yuttunuz, artık o kişiye bir 'yardım sevme' borçlusunuz. 'yok efenim, kim olsa yapardı. hem inanır mısınız, bazen canımın hiç istemediği de oluyor, bakmayın bugün öyle içimden geldi.' derseniz, bir umut yırtma ihtimaliniz var.

bu yardımı sevmeyelim, kimseye gram iyiliğimiz dokunmasın da demek değil ayrıca. mümkünse seveceğim yardımları kendim seçmek istiyorum hepsi o. demoklesin kılıcı gibi başımın üstünde sallanan geçmiş övgüler listesi ya da etiketler güdümünde sürüklendiğim iyiliklere gıcığım var.

bugün, burada, hepinizin huzurunda, bana yapıştırılmış bütün etiketleri reddediyorum. 'bir' şey olmayı başaramayacak kadar fazla 'şey'im. binaenaleyh, çok pis hayal kırıklığına uğratırım. sonra;

senden bunu hiç beklemezdim dersiniz,
'insan beklentiler listesini güncel tutmalı değil mi mirim, orjinal miydi seninki, netten direkt update yapabiliyor musun' derim.

bunu sana yakıştıramadım dersiniz,
'diymi diymi... indirime girince kaçırmayayım dedim ama rengi açmadı diymi', derim.

seni hiç tanımamışım ben
dersiniz,
'herkes bir hamlede başaramıyor, yılma, tekrar dene', derim.

velhasıl-ı kelâm, zihnimizin dolambaçlı yollarına düşmeyelim, birbirimizi üzmeyelim.