döküm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
döküm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Kasım 2010 Pazar

those were the days my friend

. Ben küçükken annem, elini yere sürüp sonra ağzına götürürsen hasta olup ölürsün, derdi. Birgün, gerçekleri öğrenmenin vakti geldiği kanaatiyle elimi önce yere, sonra dilime sürdüm. 5 saniye bekledikten sonra, bir bilim harikası olan deney düzeneğimin önüme serdiği gerçekler ışığında, annelerin de yalan söyleyebildiğini öğrendim. Ölmeyişim başka nasıl açıklanabilirdi? Gerçekleri bilmek adına canımı riske atışım işte o günlere dayanır.

. Ben küçükken, 'birkaç'ın tam olarak 'kaç' olduğunu merak etmeye başladım. 10 dakika' dendiğinde ne kadar bekleyeceğimi biliyordum ama 'birkaç dakika' tahammül edilmez bilinmezliklere gark olmama sebep oluyordu. 'Büyükler'e sordum. Aldığım, azdan çok, çoktan az, tam olarak net bir rakam değil gibi muğlak cevaplar beni tatmin etmekten çok uzaktı. Sonra, birkaçın 6 olduğuna karar verdim. b . i . r . k . a . ç . 1 . 2 . 3 . 4 . 5 . 6 . Derin bir nefes aldım. 6 dakika beklemek, birkaç dakika beklemekten çok daha kolaydı. Belirsizliğe tahammülsüzlüğüm de işte bu günlere dayanır.

. Ben küçükken evlerin yapımına çatıdan başlandığını düşünürdüm. Çünkü resim yaparken ben hep çatıdan başlıyordum. Bunu babama söylediğimde gülümseyerek 'Peki evin devamı yapılırken çatıyı havada kuşlar mı tutuyor?" demişti. Sorusunu alaycı bulmuş ve gülümseyişinin alaycılığının kalbimde açtığı yaraya deva olmayışını hüzün dolu bir kalple izlemiştim. Bazı bilmemeleri kendime saklamam gerektiğini de o zaman öğrendim.

. Ben küçükken, gökyüzüne yeterince uzun bakarsam, bulutların onlara dokunabileceğim kadar yaklaştığına inanırdım. Uzun uzun bakar, bana yaklaşmalarını izler, ellerimi uzatmazdım. Bazı hayallerin senin kalması için ellerini uzatmaman gerektiğini her nasılsa biliyordum. Unutuşum sonraya rastlar.

. Ben küçükken, ağaçların insanlar gibi yavaş yavaş büyüdüklerini öğrendiğimde hayal kırıklığına uğramıştım. Bu, bahçemize yeni dikilen fidanlar dallarına salıncak kurulacak kadar büyüdüklerinde, benim salıncaklarda sallanacak kadar küçük olmayacağım anlamına geliyordu. Öyle de oldu.

. Ben küçükken, herkesin önce bebek, sonra çocuk, sonra da büyük olduğunu biliyordum. Ama abimin de eskiden bebek olduğunu öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Çünkü o hep çok büyüktü.

. Ben küçükken, düştüğümde "önüne bakmıyorsun" diyenlere kızar, çocuklar düşe kalka büyür derdim. Büyümeye and içmişliğimden hep bu düşmelerim.

. Ben küçükken, çok güzel olacağına inandığım hayatımın ne kadar güzel olacağını düşünüken bile heyecanlanırdım. O zamanlar küçüktüm.


12 Ekim 2010 Salı

Eternal Scars


Julie dedi ki; ebedi izler taşırız hayatta. Geçmeyecek izler. Ancak bu, onlardan ibaret olduğumuz ve bizi sınırladıkları anlamına gelmez. Tıpkı; onların ötesine geçebilmemizin, yok oldukları anlamına gelmediği gibi...
Julie dedi ki; hayatımıza aldığımız her insanla, bir problemler setine sahip oluruz. Başka insan, başka set problemler anlamına gelir sadece. Mesele insanı problemler üzerinden tanımlamamak ve ilişkiye yatırım yapmaktan vazgeçmemektir.
Julie dedi ki; ruh eşi mefhumu is bullshit.

Eternal Scars'ı aldım ve "olamadığımız o insanın yasını tutma"nın yanına koydum. Savaşmak kalmadı.

Pür dedi ki; sen romantiksin galiba.
Mum dedi ki; yapılacak ne güzel şeyler var hayatta.
Pür dedi ki; taşıdığımız korkuları ve o korkuların karşısında kendimizi nereye koyduğumuzu merak ediyorum.
Mum dedi ki; kendini tanırsın, kaçma. Neyi istemediğini öğrenmek de pek ala kokainik bir deneyim olabilir.

Ben gülümsedim.

21 Nisan 2009 Salı

MSJ

P.S. I Love You, bir Jeffrey Dean Morgan'ın yaratıldığından haberdar etti beni, bir de bir gün İrlanda'yı görme isteği bıraktı içime. Vicky Cristina Barcelona ise bir yaz İspanya'da yaşasa insan, küçük sokaklarında yürüse, hafif rüzgarlı akşamlarda minik masalı kafelerinde otursa hayalleri kurdurttu. A Good Year, Fransa'nın asma bahçelerinde, Paris'e ve taş binaların bohemine dokunmayan bir romans düşletti. The Holiday'den bana kalan, tüm zamanların en 'güvenli yer' imajı oldu ve Iris'in Londra'ya birkaç kilometre uzaklıktaki evine gitsem battaniyeleri hangi dolapta bulabileceğimi biliyorum. Australia, ata binmek neden asaletle özdeşleşmiştir, bir fikir verdi ve Hugh Jackman'ı doğuran anaya düğme ilikletti. 10000 BC, Steven Strait'in de yaratılmış olduğunu bildirdi ve insanın kendinden büyük bir şey uğruna yaşaması nasıl ola ki acep, dedirtti.

liste uzar gider lakin diyeceğim o ki; filmler geçip gitmiyor aslında. biriktiğinde, en nihayetinde biz eden o sürece bir tuğla... geçtiğimiz, gördüğümüz, yaşadığımız ve hatta geçmediğimiz, görmediğimiz ve yaşamadığımız her şey...