deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mart 2012 Pazar

gece acar aksamsefalari


Sokaklar seslendi, ben ses verdim. Gel dediler, iki etmedim.

Yurudugum sokaklar boyu evler. Birbirlerine benzemiyorlar. Renkleri, buyuklukleri, hissettirdikleri benzemiyor birbirlerine. Ben de gecerken onlerinden, hikayeler yaziyorum onlara. Iclerinde yasayan insanlara, onlerine park edilmis arabalara dair. Ben ne dersem o oluyorlar o an icin. Bir deklansor sesi geliyor ve sonra karanlik yutuyor sokagi.

Hayal dunyamda isler soyle cereyan ediyor:

Bahcelerdeki basket potalari o evde cocuklarin da yasadigina delalet ediyor. Buyuk ihtimalle erkek cocuklar. Kiriksa eger pota, buyumus o cocuklar. Universite icin ayrilmislar evden. Ya da baska mesgaleler bulmus liseli genclere donusmusler.

Iki araba park etmisse garajin onune, bir cift yasiyor o evde. Yan yana itina ile park edilmis arabalar hosuma gidiyor en cok. Iki araba gordum dun, ayni koselerine ayni amblem yapistirilmisti. Bir seyleri birlikte protesto eden, bir seylere birlikte inanan, bir seyler icin yan yana duran bir cift yasadigini dusundum o evde.

Bazi kapilarin onunde dort - bes araba var. 16 yasini gecmis cocuklar yasiyor o evlerde anne ve babalarin yani sira. Belki bir, belki iki tane. Bazi evlerin onunde sadece bir araba var ama o evde de insanlar yalniz yasamiyorlar. Henuz isten gelmemisler, o kadar. Evde yok ile hic yok arasinda bir fark var ve benim hikayemde insanlar sadece evde yoklar.

Kocaman agaclar var kimi evlerin bahcelerinde. (Ve ben fark ettim ki, kocaman agaclar olsun istiyorum evimin bahcesinde.) Kimilerinde ise cicekli, neseli, bodur agaclar. Kimileri dokmus ciceklerini eteklerine, kimileri yeni takmis dallarinin bitimine.

Digerlerinden daha bir ozenle duzenlenmis kimi evlerin bahceleri. Posta kutusu bahcenin bitiminde kimilerinin, kapi esiginde digerlerinin. Bazi avlular kocaman, iki yana acilmis kollar gibi duruyorlar. Kimi evlerin verandasinda ucuk pembe sandalyeler var. Uclarina takilmis daha da ucuk pembe kurdeleler ruzgarda ucusuyorlar. Iste o evlerde, eslerini ucusan pembelerin otesinde sevebilen kocalar yasiyorlar.

Kimi bahceler isiklarla, minik heykelciklerle suslenmisler. Meryem anayla yedi cuceler yan yana duruyorlar. Icinde yasadiklarini kendilerinin kilmayi seven insanlar, kucuk beyaz tavsan heykelinin onunden gecip ise gidiyorlar.

Tum isiklari yaniyor kimi evlerin. Onlerinde sadece bir araba var. Diyorum ki ben, bu evin icinde hareket eden biri var. Odadan odaya gecen; bir seyleri yerlestiren, duzenleyen biri. Muhtemelen televizyon acik icerideki odada. Nerede olursa olsun duyuyor sesini. Basini salliyor gunun haberlerine. Hemen yanindaki evde salondaki abajur yaniyor sadece. O evin insanlari yorgun oluyor. Ve muhtemelen o evin sadece bir insani oluyor. Ayaklarini uzatmis. Yari oturmus, yari uzanmis. Basi kanepenin arkasina yasli. Yakinlarinda bir yerde bir kitap. Yarisi yere sarkmis battaniye. Aciksa bile kisik televizyonun sesi. Belki sadece derinden bir muzik duyuluyor. Uyumuyorsa bile o ev, uyuyor olmayi dusluyor.

Kimi kapi onlerinde pusetler var. Uc tekerlekli bisiklet. Cimenlerin arasinda duran top. Yariya sonmus cocuk havuzu. O evler ben gencim diyorlar. Bir suru pencereden bir suru isik saciyorlar sokaga. Perdeleri acik kimi evlerin. Perdeleri yok kimi pencerelerin. Duvarinda gulkurusu havlu asili bir banyonun onunden geciyoum. Belli belirsiz yanan duvar lambasi ancak kendisini aydinlatiyor. Ayak ucunda katlanmis mavi yorganlar olan bir yatak var yandaki odada. Iki yastik basucunda. Tezgahi duzenli bir mutfak sonra. Firinin uzerindeki minik spot lambalar surahinin icindeki suya satasiyorlar. Mutfak masasinin ortasinda ici meyve dolu bir kase var. Lavabonun kenarinda bir bardak. Yarisi icilmis icindeki suyun. Yarisi ziyana ramak.

Baska bir sehirde baska bir hayali kurarken baska bir hayati yurumek gercegimi sasirtiyor. Bazi evlerin tasliklari, posta kutularindaki mektuplari kolumun altina alip zili calmak istememe sebep oluyor. Merhaba demek istiyorum. Ben buralarda yeniyim de, tanisabilir miyiz?Siz bana bu trabzanlari kim boyadi, o gun yagmur var miydi, ruzgar gulunu buraya asan kim, onca baska renk varken lacivert-pembe-mor'u secen kim...anlatin, ben de size adimi soyleyeyim. Ne zaman kirildi ikinci basamagin tahtasi? Kimse takilip canini yakti mi? Tamir etmeyi oneren oldu mu, peki?Siz mi istemediniz, vakit mi elvermedi? Biraz sut alirim kahveme, evet, bir kasik da seker lutfen. Yok kurabiye istemem. Kitaplariniza bakabilir miyim? Fotograflardaki kisilerin isimlerini ogrenebilir miyim? Baska isik acmaniza gerek yok, guzel boyle yari aydinlik. Isterse saklanir, isterse gorunur insan. Secim yapmak guzel. Kirmizi zarftaki mektup size mi geldi yoksa siz gondermistiniz de geri mi geldi? Niye istemiyor artik kelimelerinizi? O dinlerken soylemeyi ihmal ettiniz de, kagitlar mi ucurdunuz arkasindan o kapiyi cekip gidince? Bu kapi miydi o cekilip gidilen? Yoksa ona bakmaya dayanamadiniz da yeni bir kapi mi aldiniz kendinize? Baska kapilari var mi onun da simdi? Acaba o da hala ikinizin kapisini ozler mi? Belki lacivert-mor-pembe bir ruzgargulu takmistir yeni kapisinin kenarina da. Ruzgar estikce renkler donsun, her sey en nihayetinde size donsun istiyordur. Belki daha cok kirmizi zarf hak ediyordur. Mavi de gonderin. Gok rengi umut tasir. Sonra yesil, sari, turuncu. Vazgecmedim, desin renkler ona. Renklere guvenin. Ikinci basamagi da tamir ettirin. Bileginizi incitirsiniz, Allah korusun. Incinmis kalplere agir gelir incinen bilekler. Kahve icin tesekkurler. Ben yine gelirim. Bu sefer soz, adimdan baska seyler de soylerim. 

2 Ekim 2009 Cuma

kabool hai... mujhe bhi.


olduğum gibi olmamaya ya da olmadığım gibi olmaya çalıştığım zamanlarda yoruluyorum en çok. çok yoruluyorum. yerin dibinde olmak, yerin dibinde değilmiş gibi davranmaktan daha kolay. kimi şeyleri yaşamamaya öylesine enerji harcıyoruz ki. mutsuz olmamaya, kırılmamaya, sinirlenmemeye. vs. vs. vs. oysa hayat bize dönüp 'biraz mutsuz olmaz mıydınız cicim?' diye sormuyor. paşa paşa mutsuz oluyoruz sırası geldiğinde, binbir dereden su getirip yırtmaya çalışsak da. bir göz atalım, olmamaya çalışalım her neyse o delicesine kaçtığımız. mutsuzluk mesela. ama bir kez mutsuz oldukta sonra da sanki mutsuz değilmiş gibi davranmak yerine, şimdi bununla ne yapacağım diye sorsak kendimize, daha az yoruluruz sanki. var. hayatımda. içimde hissediyorum bunu. şimdi ne yapacağım bu mutsuzluğu? neye dönüştürüp saklamak yardım eder bana?

hayatın içinden yürüyüp geçerken yaşadığımız deneyimleri saklamadan önce, onları istediğimiz bir biçime dönüştürme gücümüz olduğuna inanıyorum. yaşadıklarımızın başımıza geldiği gibi depolandığı bir yer değil hafıza katmanlarımız bence. bazen, bir deneyimi saklamak için dönüştürmeyi tercih edeceğimiz biçimle, o deneyimi dönüştürmenin işimize yarayacağı biçim birbirinin aynısı olmayabiliyor. örneğin, bir gidiş hikayesini 'beni tercih etmedi'ye dönüştürdüm, öyle saklıyorum. saklamayı arzu ettiğim biçimi 'mecburdu' olabilirdi oysa. mecburduyu saklamaktan çok daha kolay, tercih etmediyi saklamak. isyan, red, çaresizlik getirebilecekken biri, sükunet ve olanı olduğu gibi kabul getiriyor diğeri. istediğime değil, ihtiyaç duyduğuma dönüştürmeyi seçiyorum yaşamdan damıttıklarımı. "s/he realizes that what s/he wants is not what s/he needs"

olduğunu olmadığına dönüştürme telaşından çıkartsa insan hayatını...
içinde bulunduğu zaman dilim çerçevesinde ne olduğuna baksa...
başka zaman dilimleri içinde, başka başka biçimlerde olma olasılığını farkına varsa...
kendisini başka başka biçimlerde bulmanın, kendisi kalmasına halel getirmediğini anlasa...
ne kolay olurdu hayat.

27 Ocak 2009 Salı

azat buzat beni ahirette gözet




bir kadın hayal ettim.
korkuyor ama vazgeçmiyordu.
'korkuyorum' diyebilmek cesareti filizlenmişti içinde
korkmamak cesaretinin de buradan büyüyeceğini umuyordu.
bir kadın hayal ettim.
bir filmi seyreder gibi seyrediyordu içini
dönüşümlerini, iniş-çıkışlarını, hayal kırıklıklarını
'ne istiyorum' sorusunu soracak kadar şefkat besliyordu kendisine
ne istediğini bana söylemekten hiç vazgeçme
bir kadın hayal ettim.
önce hayal etti, sonra hayal ettiği kıldı kendisini




x- ne olduğumu yüzüme söylemeyeceğine söz ver, olmadığım gibi davranacağıma söz vereyim.
y- olmanı istediğim gibi davranacağına söz ver, olduğun şey olduğunu yüzüne söylemeyeceğime söz vereyim.
...
x- olmadığım o şey olduğumu söyle bana, olmadığım gibi davranmaya devam edeyim.
y- olmadığın o şey olmaya devam et, aslında ne olduğunu söylememeye devam edeyim.
...
y- olduğun şey değilsin
x- sensin!
.

insan gizli anlaşmalarını, "sen beni sakla kendimden, ben de seni kendinden saklarım"larını feshedince, ödediği bedellerden azat ediyor kendisini.
yeryüzünün çekim kuvveti azalıyor.
yaşasın havanın kaldırma kuvveti!

'kendim olabilmeye ihtiyacım var,
yanımda kalmama ihtimaline rağmen.
kendim kalmaya ihtiyacım var.'




26 Ocak 2009 Pazartesi

-ebilmek

kendimi en çok ne istediğimi bildiğim ve beni istediğim şeye götürecek davranış biçimini seçtiğim zaman seviyorum. kendime duyduğum saygı pekişiyor. kararlarımın, seçimlerimin, kazandıklarımın, kaybettiklerimin, özetle; yaşadıklarımın ardında daha rahat durabiliyorum böyle zamanlarda. mazeretlere ihtiyacım kalmıyor. en nihayetinde elimde patlasa bile, yürüdüğüm yol, yürümeyi seçtiğim yol ise, benimle hemfikir olmayanlara karşı gösterdiğim tolerans artıyor. kimseye neyi neden seçtiğimle ilgili hesap verme ihtiyacı duymuyorum. (bu son cümle fazla iddialı geldi kulağıma. gerçekten böyle mi bilmiyorum ama belki şöyle revize edilebilir; seçimlerimi açıklamak ya da onlara sahip çıkmak daha kolay oluyor.) ne zaman yürüdüğüm yol, seçtiğim yol olmasa... ne zaman tembellikten, ertelemeden, x'ten, y'den, z'den dolayı pek de inanmadığım bir yolda yürümeye başlasam, benimle hemfikir olmayan herkes sinirlerimi zıplatıyor. sanki herkesi ikna etmek, kendimi ikna etmenin bir yoluymuş gibi uzun uzadıya açıklamalara başlıyorum. ikna olmayanlara hırslanıyorum ve tükenmek tam da bu eylemin dönemecinde duruyor.

ağzımdan -ebilememek'li bir fiil çıktı mı, kırmızı bayraklar savruluyor gözlerimin önünde. "seni aramadım, özür dilerim"i, "seni arayamadım, özür dilerim"den daha asil buluyorum. asilliğini dürüstlüğünden alan bu ifade kişinin sorumsuzluğunu yadsımıyor ancak sorumsuzluğunun sorumluluğunu aldığının göstergesi oluyor. kötünün iyisi ancak maske yok. "bu kadarım" diyebilmek cesareti takdiri hak ediyor. o kadar sıkılmış durumdayım ki insandan çok bahaneye çarpmaktan, pek az insan gerçek kalabiliyor. ve ben gerçeği hergün biraz daha özlüyorum.

8 Ocak 2009 Perşembe

so what


her yıla bir tema belirliyor ya insanlar; barış yılı, yılan yılı, mevlana yılı vs... benim için bu yılın ana teması 'kabul' olsun istiyorum. bu kelimeyi kalın yapayım, italik yapayım, altını çizeyim, ben onu belirginleştirdikçe o manasını hayatıma yaysın istiyorum.

kabul, beklentiler ile hayal kırıklıkları arasındaki kuvvetle muhtemel bağı zayıflatıyor. kabulün salındığı meydanları hayal kırıklıkları tutamıyor. gölgesini düşürebiliyor en çok, şöyle bir geçiyordum, uğradım kadar..

bugün katıldığım bir grup çalışmasında yapılan katkılar bana şunları düşündürdü: yaşamda arzu edilen ve arzu edilmeyen deneyimler var; sevilmek, takdir edilmek, beğenilmek ya da acı çekmek, terk edilmek, reddedilmek gibi... bazılarının peşinde deli gibi koşarken bazılarından da aynı hızla kaçıyoruz. yaşanan günden 30-40 yıl sonra geri dönüp bakıldığında geriye ne kalacak? mütemadiyen sevildiğiniz, takdir edildiğiniz, bir dediğinizin iki edilmediği bir hayatı "mutlu" olarak tarifleyecek misiniz acaba? 'yaşanmış' kelimesinin altını ne kadar dolduracak bu tek yönlü deneyimler? peki, oncan yıl sonra da bu kadar korkutucu kalacak mı terk edilmişliklerimiz, çektiğimiz acılar?

her bir deneyim bir referans noktası oluşturuyor hayatta. (göreceli) daha iyiyi ve (göreceli) daha kötüyü tanımlamamıza katkı sağlıyorlar. bizse sadece arzu edilir bulduğumuz deneyimleri sahiplenir gibiyiz. acılar derhal bitsin, sevilmeler sonsuza dek sürsün istiyoruz. oysa her biri bir diğeri kadar bizim ve bir diğeri kadar sonlu... en nihayetinde birbirinden farklı deneyimlerimizin oluşturduğu bambaşka bir renk değil miyiz hayatta? aşk da benim, acı da benim, öfke de benim, hüzün de benim, ayrılık da benim; ben, tek bir renkten ibaret değilim. tam burada Kadir hocamı anmazsam olmaz, "hayat sizi seçeneksiz kılmaz, yeter ki siz kendinisi seçeneksiz kılmayın."

kabul kelimesinin yanına sahip çıkmayı da yazdım bu yıl için. bakalım neleri kabul etmek, nelere sahip çıkmak gerekecek...

son bir not güne dair, bir defter kapağında okudum;
"Life isn't about finding yourself. Life is about creating yourself."

'inşa' kelimesi de başka bir yazının konusu olsun.

31 Aralık 2008 Çarşamba

adam... kadın...

gider adam. kadın kalır. kimin gidip kimin kaldığını söylemenin güç olduğu bir döngü içredir dünyaları lakin, ikisi de bilir; gider adam, kadın kalır. kadının gidişi, çoktan boşaltılmış bir evin kapısını ardından çekmek kadardır en çok. yollar boyu sorar kendine, arar. cevaplar kanı dindirir sanır. içinde, çekip gideni alıp göğsüne bassa dahi dolmayacak bir boşluk ve hiçliğe açılan bir kapı ile kalır kadın. kalmanın 5 halinde, bulunma hali eksik... aranmayanın alınyazısındaki eksik kelimedir ya bulunmak, en çok kim olduğunu unutarak kalır kadın. gölgesi uzayıp kısalır günler boyu boş odalarda. pencerelere gün doğar, gün batar pencerelerde... durur kadın. başına gelenin nedenini sorgulayan saatlerin nicesi cevapsız tükenince, bilmemeyi ekleyip alınyazısındaki eksik yere, yürür kadın. soru sormayı tüketmiştir, her sorunun yazgısında cevapla vuslat olmadığını öğreneli... merak ettikleri, üzülüp sevindikleri, unuttukları ve unuttuğunu hatırladıkları birikir yatağının üzerinde, bilmemekten arda kalan yerlerde. yaşar kadın. öyle mecburiyetten falan değil... gayret ederek, kabul etme çabası içinde, kaderinden avucuna düşeni bir imtihan bilerek, "ol" demekte olanın iradesine teslim, binbir emek, yaşar kadın...

27.03.2008
Perşembe
22:51

26 Aralık 2008 Cuma

yönelme hali

kimi düşünceler teğet geçiyor farkındalığıma. en yükseğe sıçrayabildiğim son hamlemde dahi parmaklarımın ucundan kaçıp giden bir uçan balon gibi... bir daha hiç bulamıyorum izlerini. bir güzel tat kalıyor hatırımda "dair".

kimi kelimeler tek başlarına var olamıyorlar, ne garip. dair, rağmen... öncelerine bir kelime gelmeli, yaslanılacak, mümkünse yönelme halli, "...e"li... "x'e rağmen... y'ye dair..." belki kelimelerden devşirmekteyiz kimilerimiz kaderlerimizi. kimilerimiz, bir yönelme halli kelime olmadan sırtımızı yaslayabilecek, var olamıyoruzdur belki. dair'in ayıbı olmuyor da, neden bana ayıp? rağmen yalnız kalamıyor da, neden ben bir "bağımsızlık" tabelasının gölgesini mekan tutmuşum.

kılıf bunların tümü. lütfen kılıflarımı elimden almayın. ellerimle işledim, nakışladım onları ben. minarelerimin cüsselerini saklasınlar diye içlerine, özenle istifledim. bağımsızlık, özgürlük, kendinden eminlik... beni bir "dair" kılmayın hayatta, bir "rağmen" kadar olduğumu yüzüme vurmayın. tüm derdim bir yönelme halli kelime mi yani? kibrit çöpünün eceli, alevin iştahının bittiği yerde mi?

22 Aralık 2008 Pazartesi

anlam

"ışığım, sana aşığım" der bir güzel Candan Erçetin şarkısı. insanın aşkı; ışığa, aydınlığa mı dönüktür? nerede doğar tüm ışıkları söndüren tufan? ne olur da, ışığa yolculuğunun bir yerinde, karanlıklar içinde bulur kendisini insan? hangi yönden batar gün insan kalbinde ve nedir güneşi ufukta sabit tutmanın yolu? kolları arkadan bağlı, bir duvar önünde ya da bir laboratuarda, beyaz önlüğü ve gözlüğüyle ölürken birileri 'başkaları için', nedir akıllarından geçen? bir insan ölürken ne düşünür ve ilk ne gelir aklına dirilirken? yürüdüğümüz yol mudur aslolan gerçekten, vardığımız yer mi? vardığında bulduğun, umduğun değilse de, yürüdüğün yola değer mi? çıktığımız bütün yollar kendimize mi çıkar aslında? saklansa insan kendisinden, nereye gizlenebilir? ve kimdir insanı kendinden saklandığı o yerde bile bulabilen?

04.06.2005
cumartesi
14:58

15 Aralık 2008 Pazartesi

küs, barış

gözlerim yanıyor. ne zaman hayatım olağan akışının dışına çıksa bedenim tepki veriyor. yapma diyor bana sanki, ya da bir şeyler yap. ve ne zaman kendime kafayı taksam, işler daha da kötüye gidiyor. kendimle arama şu bir türlü olmayı beceremediğim 'kendim maketi' girdiğinde, yaptığımız barış antlaşması askıya alınıyor. kendimin elinden gelen hiçbir şeyi beğenmiyorum ve kendim de elinden gelenleri bile yapmıyor. uyuz olduğun biriyle aynı evde yaşamak gibi oluyor hayat bir süreliğine. kendimle yatıp kendimle kalkıyoruz, kendimle yemek yiyip kendimle film izliyoruz ama gıcığız birbirimize. o benim beğendiğim ayrıntıları iç sesim olacak alçak kahkahasıyla küçümsüyor ben de onu, bir türlü ideal kendim olmayı becerememiş bir kendim müsfettesi olduğundan dem vurmak suretiyle ayaklarımın altında eziyorum. birbirimize sırtımızı dönerek ancak bir olmaktan başka bir yol bilmeyerek devam ediyoruz güne. dağ dağa küsmüş, ben kendime...

oysa soranlara daha iyiyi elde etmenin yolunun iyiyi takdirden geçtiğini anlatıyorum. olmadı, "daha iyi de nedir, anlatın bana" diyorum. insanlar tarif ettiklerinin aslında şikayet ettiklerinden pek de farkı olmadığını görüyorlar, küçülüyor mızmız gerekçeler.

ve hatırlayınca bunları, sırtı bana dönük olan kendime dokunuyorum omzundan. kırgın bakıyor. "hep kıyaslayacak mısın beni o asla sahip olmadığınla" diyor. "hep 'daha iyi'nin hayaleti mi olacak aramızda? oysa bizim birbirimizden başka kimimiz var?" hak veriyorum bildiğim tüm hak verme yollarıyla. "her nasılsan öyle kabulümsün" diyorum. "sendelediğinde de yürüdüğünde de yanındayım ben senin. kendin olma çaban en önemlisi ve değil mi ki menzil yolun kendisidir bazen."

yırtık koltuk kenarlarına örülen danteller gibi vaatlerle örtüyoruz kırgınlıkların üzerini.
kim bilir bir daha nerede unutana kadar ben tüm söylediklerimi...

7 Aralık 2008 Pazar

kendini eğlemek

insan en kolay kendisini kandırıyor bu hayatta. bir uzmanlık da gerekmiyor doğrusu. "rejime pazartesi başlarım artık" deyip çikolatalı pastayı bölüveriyor çatalıyla. geçmiş "rejime pazartesi başlarım"ları arasında istatiki bir tutarlılık aramıyor. pazartesi başlarım dediyse pazartesi başlayacağına inanıyor. geçmişin güne taşıdığı tek şey, çikolatalı pasta görüntüsünün (ve kokusunun pek tabi ki) harekete geçirdiği tat hafızası. gerisi biyoloji...

alnınan kararlar, yapılacaklar listesi, aranacaklar listesi, cevaplanacak mailler, mesajlar listesi vs. vs. vs. teknolojinin sağladığı "arta kalan zaman"ı nasıl yöneteceğini bilmeyince insan, ruhundaki gizil temayül harekete geçiyor, tembellik. 500 yıl önce, insanların varacakları yerlere uzun yürüyüşler sonrası vardığı, her işlerini ellerinde, kendi emekleriyle yaptığı dönemlerde bir kişi hem cebire, hem kimyaya, hem geometriye, hem fıkha, hem kelama, hem de tıbba hakim olabiliyordu. aynı beyin yapısı, aynı nöron aktivitesi... tek bir alanda uzmanlaşmak dahi insan ömründen ömür götürüyor şimdilerde. çünkü her gün televizyon izlenmeli, takip edilen diziler aksatılmamalı, internete girilmeli, facebooka bakılmalı, onuncu kez aynısı gelen forward mailler silinmeli, yeniler başkalarına gönderilmeli, müzik dinlenmeli ve bu kadar yorulmuş beden arkasına yatıp şöyle bir uzanmalı. zira, dinlenmenin güncel anlamı hiçbir şey yapmamaya çok yakın. bu hengame içinde, kendimiz için yaptıklarımızın sayısı gittikçe azalıyor. ruhumuzu besleyecek yolları atlıyor, vakit bulamıyor, çok üzülüyoruz, ah şu vakitsizlik, vah! sonrası depresyon tabi... bir sohbet esnasında vardığımız bir kanıydı depresyonun icat edilmiş bir patoloji olduğu. icat edilmiş çünkü kendini eğleme ile ilgili donanıma sahip olmayan insan teknolojinin kendisine bıraktığı arta kalan zamanı ne yapacağını bilemiyor. ardından bir boşluk, e hayat böyle geçer mi fikirleri, böyle geçerse ben mutsuz olurum, mutsuz olursam nasıl umudum olur, yemeden içmeden kesilirim, uyku da girmez gözüme; menzil, majör depresyon.

kendini eğlemeyi bilen kişinin ne duydudurum ne de anksiyete bozukluğu yaşamayacağı yönünde bir fikrim var. evet, seratonin, dopamin, epinefrin vs. dökülebilir önüme. "bunlar azalırsa, bir kısmı da artarsa çaresiz depresyon, hangi kendini eğlemek." denebilir. ben de derim ki, harekette bereket vardır efenim. bir kişiye damardan dopamin de zerk edilebilir, haz alacağı eylemler planlanarak o eylemlerle meşgulken bedenin kendi dopaminini üretmesi de sağlanabilir. birgün, durup dururken eksilmiyor bu salgılar. önce insan kendine, hayatına yatırım yapmayı kesiyor bir vesile ile... vücut da olağan üretimi durduruyor. ondan sonra depresyon... bir de ikincil kazanç mevzusu var ki, ona hiç girmeyeceğim. yaşamlarını yakınmak üzerine kuran ancak yakındığı problemlerin çözümüne dair kılını kıpırdatmayan, adeta çevresinde gördüğü acıklı gözlerin "vah vah"ları ile beslenen insan tipi dedim ve geçtim.

yazının tonunu keskin buldum gözden geçirince ancak, insanın kendisinden vazgeçmesini anlayamıyorum, anlamamayı seçiyorum. vazgeçmek yapılacaklar listesinin son maddesi bile olmamalı. YARATAN umut kesmemişken yarattığından, hangi vazgeçmek?

19 Kasım 2008 Çarşamba

estağfurullah

özür dilemek zor olabilir insan için. bir hata yaptığının farkında olmayı gerektirir öncelikle. sonra bunu başkaları, en azından bir başkası huzurunda da kabul edebilmeyi... pişmanlığını ifade edebilmeyi... bütün bu aşamalar başarıldıktan sonra, hata sahibi özrünü takdim esnasında iken, muhatabı tarafından bambaşka bir deneyim yaşanır, çoğunlukla farkına dahi varılmaz bir deneyim. insan, "ben hata yaptım, bunu kabul ediyorum ve affımı diliyorum" diyen birinin karşısında, soyut bir silsilenin üst makamında iken, aslında güç elde ettiğinde neye dönüştüğünü görme fırsatı yakalar. bunu özür sahibinin dikkatsizliği, kabalığı, düşüncesizliği, onu ne kadar zora soktuğu, kalbini nasıl da kırdığı ve benzeri, benzeri, benzeri daha pek çok lüzumsuz ve o anın amacına hizmet etmekten uzak ifadeleri dillendirilme vesilesi yapabilir. farazi silsilenin farazi üstünlüğünü biraz daha büyütebilmek için çırpınır. demek ki, ne zaman baksa aşağılarda bulmuştur kendisini, demek ki yükseklerde olmaya ihtiyacı vardır ve fırsatı kullanır. ya da... "estağfurullah" der. bir özrün mahiyetinde farkındalık ve telafi gayreti; telafi mümkün değilse dahi pişmanlık bildirisi olduğunu bilir ve makamını işte o zaman yükseltir, "estağfurullah"...

9 Kasım 2008 Pazar

change, we need


barack obama'yla direkt ilgili değil yazmak istediklerim. seçimleri kazandığı belli olduktan sonra chicago'da yaptığı konuşma ve hatırlattıkları üzerine...


change, we need ve yes, we can ifadeleri ve obama'nın bu sloganları işleyiş biçimi dikkatimi çeken. dünyanın içinden geçtiği bu zaman diliminde ihmal edilmiş bir alana vurgu yapmakta bu ifadeler. nesil olarak genel bir gerçekleşmeyen için başkasını suçlama, çokça laf ve yokça hareket düstûruna sahibiz. olanı ve olmayanı kendimizden bir parça olarak görüp değiştirebileceğimiz o parçaya emek vermek yerine, şu ortamda neyin ucundan tutulur ki rehavetinde kaybolmuşuz sanki. obama değişimden söz ediyor ancak değişimi amerika'ya vaadettiği bir olgu olarak değil, amerika'nın vaadetmekte olduğu bir olgu olarak harmanlıyor cümlelerinde. "sizi dinleyeceğim." diyor, "özellikle de hemfikir olmadığımız zamanlarda." bu söylemler dahi, değişimin başladığını düşündürüyor bana. bunlar birer politik kurnazlık olabilir, arkası gelmeyebilir, çokça laf kısmında takılı kalabilir, bilmiyorum. bunu bize zamandan başkası gösteremez. ancak daha şimdiden "hikaye bunlar" demenin, biraz önce atıfta bulunduğum rehavetten kaynaklandığını düşünüyorum. inanmak için çok yaşlıymışız, istediği hayatı kendine vermeye başlayan bir bütünün parçası olamayacak kadar acizmişiz ve bunu ilk fırsatta işaret parmağımızı dışarı çevirip "onun yüzünden"li bir cümleyle kılıflayacakmışız gibi... bütün bunlara gerek yok, bekleyip görmekle ve bir kez daha (belki de ilk kez) denemekle kaybedecek hiçbir şeyimiz yok. amerika'nın değişiminden değil, kendi değişimimizden söz ediyorum. değişimimizden bile değil, kendi değişimimden söz ediyorum. istediğim şey olmak için kaybedecek vaktim yok artık. istediği şey olamadıkları için başkalarını suçlamaya alışmış bir nesle karışacak, onları dinleyecek vaktim de yok. koltuğumda oturup bir yolculuk tariflemektense, yola çıkmayı seçiyorum.

düşüncelerinize dikkat edin; duygularınıza dönüşür.
duygularınıza dikkat edin; davranışlarınıza dönüşür.
davranışlarınıza dikkat edin; alışkanlıklarınıza dönüşür.
dlışkanlıklarınıza dikkat edin; değerlerinize dönüşür.
değerlerinize dikkat edin; karakterinize dönüşür.
darakterinize dikkat edin; kaderinize dönüşür.
Mohandas Karamchand Gandhi

29 Ekim 2008 Çarşamba

boşluk

nasıl oldu bilmiyorum. ayaklarımın altında bir kapak vardı, iki kanadı iki yana açıldı ve ben boşluğa düştüm sanki. tam da boşluğun insan zihninde üretilmiş bir kavram olduğundan dem vururken. eğer boşluğu inşa edebiliyorsa zihin, anlamı da inşa edebilir safındayken. ağır metal gürültüsü ve sessiz, derin, karanlık...

hatırlamıyorum bile neyle, nasıl bütün hissettiğimi. birkaç fikrim var aslında ama uzak ve imkansız geliyorlar şimdi. oysa oradaydım. of, bu bir meydan okuma olmalı. yaygın tabiriyle, bir imtihan. kenan hoca dememiş miydi "ALLAH insanı en iddialı olduğu yerden vurur." diye. fazla da iddialı değildim oysa. nereden akıl ettiysem, iddalı olmamayı akıl etmiştim vaktiyle. belki de sadece cümleydi bu. belki de bir vitrin cümlesi. zihnimin balo salonları duman altıyken camlarda asılı "no smoking"ler kadardı. her neyse, fazla iddialı değildim diyordum. sadece son zamanlarda fazlaca atıp tutuyordum. göbeğini hoplatıp ağzını kapatarak gülen, bir şekilde sevimli bulduğunuz ama bir şekilde dönüşmemeyi umduğunuz teyzeler gibi "ay çok güldük kötü bir şey olmasa ALLAH muhafaza" damıtmak istemiyordum keyfimin yerindeliğinden. e şimdi o teyzeler haksız mı?

bu bir kelime kutusu. içindeyim. kalabalık bir karışıklıkla kaplıyım. bir kelime çekiyorum karmaşanın içinden ve çağrışım oyunu oynuyorum. fantastik filmlerdeki gibi ince teller üzerindeki hızlı akımla cıııızzzz diyerek çalışıyor nöronlarım. bir kelime bir diğerini buluyor ve arkadaş oluyorlar. ben de arkadaşlarını kutlamak için onları cümle yapıyorum. bir özne, bir yüklem. şanslıysalar bir de nesne... belirtili, belirtisiz bakmıyorlar. gözleri yükseklerde değil. ne de olsa samanlık seyran...

şu an dsm-iv'ü açsam tanıya ulaşabilecek kadar depresyon kriterini kendimde bulabilirim. adını koyabilmek için 2 hafta beklemem gerekecek tabi. ne de olsa "five (or more) of the following symptoms have been present during the same 2-week period..." ya da geçmiş iki haftaya bakabilirim, bu belki de zamandan tasarruf etmemi sağlar. yaşasın ekonomik kriz ve yaşasın krizin hayatımıza soktuğu tasarruf planları. anlaşılan bulaşıcı...

kendimi biraz ihanete uğramış hissediyorum doğrusu. aslında onlarca saat oturup konuştuğum onlarca insan hissetmeli bunu. hani işe yarıyordu. hani nasıl düşündüğümüz belirliyordu nasıl hissettiğimizi ve nasıl davranacağımızı, dahası, hani nasıl düşündüğümüzü belirlemenin bir yolu vardı.
oynamıyorum. evet belki çok erken, ama şimdilik oynamıyorum.

ruhun şâd olsun Beck.

dengemi kaybettim

dengemi kaybettim. sendeledim belki sadece, belki de düştüm. neye karar verirsem o olacak. görünüşe göre olmak istediği insan olmak yolunda attığım kararlı adımlar birbirine dolaştı. "sadece kötü bir dönemden geçiyorum." da diyebilirim, "özüme geri döndüm, bu kadarım." da... ne dersem o olacak. satır aralarındaki alayı sadece ben görebiliyorum ama gevşemiş vidalarımı bulup sıkmaktan acizim. belki de yalama olmuşlardır. evet galiba bu... çok mu oynadım acaba sistemle. oysa yıllar önce uyarılmıştım; "çalışıyorsa fazla kurcalama, bozulur." kurcalamadığımı sanıyordum. hayır aslında. kurcalamadan olunamayacağını sanıyordum ve nedense bir olmaktır takılmıştım. hamdım, pişecektim, yanacaktım. illa yanacaktım. işlemin ortasında sistem hata verdi ve yarıya çiğ kaldım. bu kayıt 10 saniye içinde kendisini imha edecek. öyle yetenekli bir kayıt, vesselam...
10
9
8
7
6
5
4
3
2
1

28 Ekim 2008 Salı

nikâh

.

Nikâh! Akd!

Din evliliği teşvik ediyor, boşanmayı zorlaştırıyor.

Nikâh! Akd! Bağ!

Nikâhın olmadığı yerde nikâhlı misali hareket ALLAH katında en büyük günahlardan.

Nikâh! Akd! Bağ! Helâl!

Nikâh helal kılıyor bu akd ile birbirlerine bağlananları birbirlerine. Dışarısı içeri haram, içerisi dışarı...

Ente Mevlana!

Koru bizi esfele safilin olmaktan. Bizi ahseni takvîm üzere kıl. Sev bizi. Sevdir bizi sevdiklerine. Sevdir sevdiklerini bize. Ayakkabı bağcığı senden, sevgiler senden...

Ente Mevlana
ve onlara karşı
ALLAH bize yeter!

.

27 Ekim 2008 Pazartesi

dokunma doktor

2000'li yılların başı... psikoz koğuşunda vizite saati... uzman doktor, asistanlar ve stajyerlerin bulunduğu bir oda... hastalar tek tek alınıyor içeri, 1-2 soru, 1-2 cevap, 1-2 suskunluk, 1-2 boş ya da ürkek bakış, bükük boyuk, küçülmüş beden...

sıradaki...

diğerlerinin aksine, saçlarından süzüldüğü izlenimi veren kirin yer yer lekelediği elbisesine tezat bir kendinden eminlikle, omuzları ve başı dik girdi odaya. 20'li yaşlarını yeni yeni sürmekteydi, belli. odadaki herkese tek tek baktı. sanki bu odada haftalık toplu vizite yapılmıyor, kendisi bir teftiş için teşrif etmiş bulunuyordu. uzman doktorun sorduğu 1-2 soruyu, eli ve tersiyle havada çizdiği 1-2 daireye hapsetti. birkaç derece daha arttırdı boynunun umursamaz açısını ve alaycı tonlamasıyla ünledi; "aşk yarasıdır bu, ilaç kapatmaz." sonra çıkıp gitti. o çıkıp gittikten yıllar sonra öğrendim, söylediği şarkının adı "doktor"du. "verdiğin teselli beni avutmaz/dermanı yardadır sende bulunmaz/boşuna benimle uğraşma doktor/dokunma, dokunma, benim gönül yarama dokunma doktor" sözleriyle devam ediyordu. ona ne oldu bilmiyorum. hayatın yüzüne tokat gibi çarptığı şarkının nakaratında kaybettim onu, geride soru işaretleri kaldı.

dünyanın, kıvrana kıvrana yaşadığı halde içinde kaldığı gerçekliği reddedenlerden aldığı intikam mı bu etiketlemeler?
hasta dediklerimiz hayatı umursamamayı seçmiş 'yaşamak yorgunları' mı acaba?
gerçeklikten kopmalarının sebebi gerçeği beğenmemeleri olabilir mi?
bizden farkları, kendilerine yeni bir gerçeklik hayal etme cesaretleri mi?
gerçek dediklerimizi görmezden gelenlere vermeye çalıştığımız etiket mi hastalık?
belki de umursamamak, belki de en nihayetinde, kaybedecek daha fazla bir şeyi olmamak...


20 Ekim 2008 Pazartesi

rüyalar rüyalar

rüya mefhumunun şizofrenik bir alt geçidi var. sevdiğiniz birini gördüğünüzde onunla birlikteymiş gibi keyifli hissetmenizi sağlayacak, sıkıntılı bir olay yaşadığınızı gördüğünüzde ise o buhranı vücudunuzda resmedecek hormonlar devreye giriyor. böylece sadece bilinçaltınızda vuku bulmuş bir yaşantı için fizyolojik ve psikolojik tepkime gerçekleşmiş oluyor. aslı astarı yok ancak (en azından bir süre) zihninizde izi var.

rüyamda, saatlerce ağladım. muhtemelen 3-5 saniyede bitmiş bir hadiseyi günmüş gibi yaşadım ve gün boyu ağladım. uzun bir ikna çabasını, sunulan argümanları, olmazların gerekçelerinden dokuduğum karşı ataklarla karşıladım. tüm ailem şahitti, ne çok yoruldum. içime bir şelale dökülmüş sanki. ferahlıktan değil, boğulmaktan bahsediyorum. gözyaşlarımın ağırlığı şu an karın boşluğumda asılı. bitkinim.

7 Ekim 2008 Salı

arka bahçe

kelimelerimi yıkayıp asmak istiyorum ama çok sıktırmadan, kırışmasınlar...
kar beyaz parıldasın ve martıların gözlerini alsınlar
gecedir artık ve yakamoz vaktidir sansın martılar,
gidip kuş uykusuna yatsınlar
masal rengi gibi pırıltılı olsun renkler
ağaçlar bulutlara günaydın desin
rüzgar dalgalandırsın kelimelerimi
bir saka konsun evimin bacasına
boyamaktan yorulup renksiz bıraktığım son kiremitlerin üzerine gölgesi düşsün
bir pofluk duman yeni yükselmekte olsun evimin bacasından ama sakanın ayakları yanmasın
kışmış
soğukmuş
üşümüş
ısınsın.
kelimelerim efil efil...
yağmur yağmasın ben kelimelerimi toplamadan
çimenler içine saplayıp ip gerdiğim tahta sopalar gevşemesinler.
arka bahçeme açılan üç-beş basamakta sarı solgun yapraklar...
bir belki zıplayıp mandallar arasından salıncağa konsun
salıncağın zincirleri
bir ileri, bir geri
rüzgar kuzeybatıdan yağmur bulutu toplarken
kelimeler hasır sepete, mandallar keten torbaya
kelimeler kar beyaz
mandallar tahta
-hiç plastik mandalım olmayacak benim
ben tahta mandal severim-

4 Ekim 2008 Cumartesi

şımarıklık

istediğimi elde edeyim ama bedel ödemeyeyim nesliyiz galiba.
bu nedenle reklamlar "3 alın 1 ödeyim", "hepsini alın hiç ödemeyin" sloganlarıyla dolmuş olsa gerek.
"aşık olayım ama acı çekemeyeyim
az çalışayım ama çok kazanayım
ben bağırayım ama o sinirlenmesin
buluşmaya geç kalayım ama arkadaşım suratını asmasın
karşıdan karşıya ilk önce ben geçeyim
yürüyen merdivene adımımı önce ben atayım
sevgilim olsun bana ilgisiz kalmasın
sevgilim olsun ama ilgisiyle boğmasın
öyle bir denge tuttursun işte
ben bir şey yapmak zorunda kalmayayım
güneşli olsun hava ama öyle çok da yakmasın
arada yağmur da yağabilir ama pantalonum çamur olmasın
istediğim her şeyi yiyeyim ama kilo almayayım
spor yapmayayım ama bedenim şekle girsin
kitap okumayayım ama sözüm-dilim anlaşılır olsun
bam bam müzik dinleyeyim ama beyin hücrelerim ölmesin
bulaşıkları makine yıkasın ama onu boşaltmak zorunda da kalmayayım
dev tencereleri yıkayacak dev makineler de icat edilsin
çamaşır makineleri de artık ütü gerektirmez şekilde yıkayabilsin
film seyredeyim, ağladığımı kimse görmesin
ama biri ağlarsa, ben hemen göreyim
sevgilim kravatının rengini, kemerinin tokasını, cebini, düğmesini bana danışsın
ama eteğimin boyuna karışmasın
arabam olsun ama fazla benzin yakmasın, hem trafik de olmasın
bahar gelsin ama polenler uçuşmasın
kış gelsin ama soğuklar fazla abartmasın

o olsun
bu olsun
şu olsun
ve bi zahmet
ben en küçük parmağımın en küçük eklemini oynatmadan olsun
bir de bi daha zahmet ben düşünür düşünmez, tam da istediğim gibi olsun..."

geldiler bana soldan soldan... meltem rüzgarında fırtına sarsıntıları yaşayan nesle (dahil olabilirim, hiç fark etmez) ifrit oluyorum. biraz sağlam duruş, bir ayakların yere basması, bir kendinden emin olmaktır devası... çok da bir şeye gerek yok ki...
evet aşık olunca kanırta kanırta kanatacaklar kalbimizi.
evet güneş çıkınca yakacak canımızı ve yağmur yağınca da paşa paşa ıslanacağız.
arabamızla ayağımızı yerden kesmeyi biliyorsan benzin parasını çatır çatır ödemeyi de bileceğiz, trafiğin cefasını çekmeyi de.

derhal terk etmemiz gereken şey, hayata başımıza gelen şey muamalesi yapıp paso şikayet etmek. hayat seçtiklerimizin toplamıdır oysa. seçim kabiliyetimizden mi şüpheliyiz, seçtiğimizi nasip edenle mi derdimiz var? her ikisi de sakat. sadece elinden geleni yap ve RABBin hükmünü bekle. bu ikilinin olduğu yerde şikayeti sığdıracak yer kalmaz işte.

eylem ve sebat...

25 Eylül 2008 Perşembe

raylı sistem

hayat tren katarları gibi gözümün önünden geçip gidiyor. anlamlar iki nabız arasında yer değiştiriyor. bulunduğum binanın penceresinden görünen otoyolda sanki oyuncak arabalar vızıldıyor. hayat bu kadar küçük, böyle basit, böyle kendi başına buyruk... seçimsiz bir nihayet zaman zaman... bazen iyi bir şey bu. tüm galaksiler içinde dünyanın minicikliğini ve dünyanın içinde kapladığınız alanın minicikliğini düşünerek omzunuzda taşıdığınızı sandığınız dağı bir kum tanesine dönüştürebilirsiniz zihninizde. bazense, ipler ucunda bir kukla misali, gerilen ipi farklı yorumlayan her bir ekleminizin başka bir yöne gitmesiyle parçalandığınızı hissedebilirsiniz. ne isterseniz onu hissedersiniz bu dünyada, yeter ki seçim yapma gücünüz olduğunu unutmayın.