27 Kasım 2011 Pazar

Debdebe




Söyleyecek sözlerim, söylemeye başladığımda kaçan heveslerim var. Ve her nasılsa galip gelmeyi başaran vazgeçmişliğim. Öyle ki, kıpırdanmaya niyetlenmeleri dahi mahcup ediyor.


 Hayatımı toparlamak odamı toplamaktan geçiyor gibi. İçimde bir yer buna inanıyor.  Şu odaya bir el atsam hali asılı aklımın ortasında. Etrafından dolaşıp devam ediyorum güne. Atmak, kurtulmak, hafiflemek, ardında bırakmak yardım edecek sanki bana. Hareket etmek kolaylaşacak. Mümkün palazlanacak.

Rutinlere sarıyorum kendimi. Bilinen yollarda yürürken düşünmeye gerek olmuyor. Düşünmeyen beyin soru sormuyor. Neredeyse inanıyorum kendime. Neredeyse...

Sonra bir sözlükte öylesine rastladığım bir kelime gibi beliriyor aklımda 'tutku'. Öyle; 14 punto, times new roman, italik.  Hacimden ve gölgeden yoksun -ki gölge varlığın belirtisi- Heyelan başlıyor. Kendini eğlemek güçleşiyor sonra. Debdebe. Aklım beni rahat bırakmıyor. Ne hiç olmak kabil şimdi, ne var kılmak kendimi bildiğim yollarla. Ben yokluğun idrakini içiyorken yaşanana da hayat diyoruz.

24 Kasım 2011 Perşembe

Let go

İnsanların yalnızlıklarından bahsetmeleri yalnızlığıma dokunuyor. 15 yıldır yalnızım, dedi bir kadın. Ailesinden, arkadaşlarından, kalabalıklardan değil, yalnızlığından bahsediyordu. İki kez boşandım, ikisi de ölü benim için derken, belki biraz da yalnızlığı seçmişliğinden geçiyordu kelimeleri. Ve sonra, seçiminin elinde çektiklerinden...

Nerede unutuyoruz seçimlerin değiştirilebilirliğini? İçinden geçtiği günleri, özellikle de "başıma gelenler" hanesini kendi içinde nasıl anlamlandırdığını açıklarken, belki de yalnız bir kadın olduğum içindir, dedi sıklıkla. Evine musallat lanet bir kiracıdan bahseder gibi... Salonun pek güzel ışık alan o en güzel kanepesine kurulu, yavuz hırsız gibi... Öyle mustakil bir varlık, kendi ötesindeki her şeyden bağımsız bir karakter, karşı koyulamaz bir "başka yolu yoktu" gibi. Hikaye odur ki, hep vardır başka bir yolu.

Şimdi, bir hayat bu ve akıp bitiyor. Öyle arada bir durup aman akıp bitiyor demekle de bir zıkkım olmuyor.


7 Kasım 2011 Pazartesi

dance me to the end of love

Bir kadın seyrettim bugün. Yanında olamadığı için canın yandığı babasından bahsetti. Başı dönüp düştüğü yerde 5 saat kalan, kendine gelince kalkıp olmaz bir şey diye iki gün boyunca bir daha, bir daha, bir daha düşen babasından. Diğer odada, çıkamadığı yatağında nerede kaldı acaba diye kocası için meraklanan karısını bırakıp hastaneye gitmek istemeyen, şimdi hastanede yatan babasından. Babasının, eşi ölünce babaevine dönen, "ben ölünceye dek bu ocak tütecek" sözünü verdiği için kendi babasına, oğluyla Almanya'ya gitmeyen annesinden. Ve artık tütmeyen ocaktan. Her "babam" dediğinde, bir "babam" ağladı içimde. Ki benim canım babam, arkamdaki koltukta oturuyordu. -Eşiğimsin acı ama gelme n'olur.-

Babasına verdiği sözü göğsünde, oğlundan evladından arda kalan boşluğa basan hanımın adı Semiha'ymış. Önce birinci, sonra ikinci dünya savaşının içinden yürümüş. Toplayıp valizlerini Almanya'ya gidişlerini seyretmiş ev halkının, gitmeyin diye diye. Sözüne sarılıp kalmış. 30 yıldan fazla olmuş O gideli buralardan, 115 yıl üstüne. Ekmiş, biçmiş, yemiş, yedirmiş...yaşamış. Tüttürmüş baba ocağını. Sonra sönmüş kandiller. Hala da yanmazmış o evde. Ev, beklermiş orada ama...belki biri gelir de yeniden nefes üfler diye.



Bir genç kız seyrettim sonra. İlk aşkı ışıl ışıl gözlerinde. Masalının ucundan tutmuş, peşinden havalanmaya öylesine hazır. Ve havalanacak, biliyor. Nasıl ki su kaynar 100 derecede, öyle bir bilmekle biliyor. Senin olsun istediğin o hayat burnunun ucunda durmuş gözlerinin içine bakarken, nasıl titrersen baştan ayağa yaprak gibi, öyle teslim. Sanki geri kalan 7 milyar duraksasak bir an biz, o hepimize yetecek kadar inanabilecek.Öyle...

Geçtim aynanın ötesine bir an. Hayat nasıl aşktan ibaret olmaz ki, dedi ayna. Ya aşktan ya aşksızlıktan müstakilsindir. Hastasındır, ölüm vardır, açsındır belki. O zaman tamam. Durulur biraz. Ama gelir ve geçer bunlar. Geriye ya aşksızlık kalır, ya aşk.



Sonra bir tweet okudum, pek güzel güldüm, geriye o kalsın istedim.

"Bu dünyada aşık olduğu insanla birlikte olabilenler var. Vay şerefsizler..."





The Civil Wars 
Dance Me to the End of Love

21 Ekim 2011 Cuma

to something, to someone

We walk alone through this world, but if we’re lucky, 
we have a moment of belonging to something, to someone, 
that sustains us through a lifetime of loneliness.

The Bronze Horseman
Tatiana And Alexander
Paullina Simons

19 Ekim 2011 Çarşamba

kimseler görmeden yar oy


      İnanmanın fazladan çaba gerektirmediği yıllardı. Ömrümün bahar dalları arasında yürüyordum. Durup durup içime çekiyordum güneşi. Bulutlar uzakta, mümkün yakınlarda yaşıyordu. Kapı komşusuydu beş çaylarımız. Daha çok vakit var sanmalara gitmiştim ben, hemen dönecektim. Bir usul ırmak gibi akıyordu yaşamak oysa. Ben penceremden mevsimleri seyrederken pofuduk battaniyeler altında... Avuçlarım kahve sıcağı, dizlerim kucak dolusu kitapken... Havalanıyorken içimin hayalkırıklığından bîhaber kuşları, kanatlarının ucunda kelimeler... gökler fırtına topluyordu arka bahçemin bittiği yerde. Çitlerin, selvilerin ve duaların arkasında, korunaklıydım. Sanmam ki dualar çatırdasın...ihtimal, selviler aralandı ve içeri sızdı fırtına. Sonra perde. Sonra keder. Sonra gerçek.

     Aynı pencereden seyrettim her şeyi aşkla açıkladığım mevsimin bitişini. Açıklanamaz vakitler tuttu sonra sokakları. Mümkün taşındı civardan. Yüzü vazgeçmeye dönük bir belki, eklemleri inleyen salıncakta sallanmakta şimdi. Zincirleri kavrayan parmaklarının arasından geçiyor hala o ırmağın sesi.

     Suyuna aspirin atıp vazoya koydum gerçeği ben. Seyrediyorum.




14 Ekim 2011 Cuma

Oh sonsuzluk

Joaquin, gel seninle bir anlaşma yapalım. Dostum siz dans edin, hep dans edin, sadece dans edin. İyi ki Saba Tümer'in programına katılmak diye bir meslek yok. İnsanların hayallerini yıkmaktan içeri alırlardı sizi kuzum. Ama belki o kadar da kötü bir şey olmazdı bu. Hep içeride kalırdınız. Dans ederdiniz, dans ederdiniz. Oh sonsuzluk...




6 Ekim 2011 Perşembe

çatış-ma










 

Sadece çatışmanın getirdiği duygusal yükü taşıyamadığın için geri adım atmak ne kötü fikir. Sonra geri adımlar geri adımları davet eder ve bir geri adımlar ülkesi olur, kalır insan. Canı yandığında canının yandığının canını yakan olmak can yakıyor yine de. Hayat böyle karmakarışık bir yer işte.


4 Ekim 2011 Salı

Entel de olsa o da bir insan



- Sanırım beynim senden hoşlanıyor.
- Benim beynim de seninkine karşı boş değil galiba. 

26 Eylül 2011 Pazartesi

yirmi

Çok küçüktüm. Her sabah onu görürdüm. Akşamları ayrılmak tatsızdı. Ama her zaman yarın vardı. Sonra daha az küçük olduk. Ne zaman başımı çevirsem oradaydı. Henüz kesilmemiş bir kol gibi, omuz başımda. Her gün onun gülüşüyle başlar, her akşam bir sonraki sabahın sözünü taşırdı. Mevsimlerin yüzünden geçişini seyrettim. Elimi hiç bırakmadı içinden geçtiğim mevsimler boyu. Sadece bana saklı bir gülüşü vardı. Gözleri ışıl ışıl parlardı bana her bakışında. Parmak uçlarımdan taşıp yerlere dökülen mutluluklar bırakırdı avuçlarıma. Birlikte inandık daha güzel günlere. Sonra günler gelip kapımızı çaldı. Beyazın değdiği en güzel kadındı. Acıydı hoşçakal demek. Sıcak asfaltta yalın ayak koşmak kadar acı. Ama gitti. Yine gelmek için. Bana bu geceleri, ertesini günümü kızıl ateşler gibi tutuşturacağını bilerek uykulara dalamadığım geceleri yaşatmak için. Hoş gel, sefam olsun.

17 Temmuz 2011 Pazar

how to find a game which is actually not a game

bugün hayat, büyük bir sahne gibi görünüyor gözüme. ışık oyunları, kostümler ve çalışılmış repliklerle 'mış gibi'lenen bir sahne. büyüklüğü, olduğu gibi olmaya uzaklığından. 'büyük katakulli' gibi...

olduğu kadar olanlara, ne kadar olmaları gerektiğini anlatan broşürler dağıtan; olmadığı renklere bürünenlere, hayran bakışlardan dokunmuş kadife halılar seren bir düzen bu. seç, beğen, bürün.


27 Haziran 2011 Pazartesi

19 Haziran 2011 Pazar

crash, crash, burn


üç yara izi vardı yüzünde
ikisini öptüm, birine dokundum
sevdim, sardım
yola koydum

16 Haziran 2011 Perşembe

New day changed nothing. And it's raining.

giving it a try is the scariest and smartest thing in the whole world.

3 Haziran 2011 Cuma

ikindi üzeri

Acıları bırakmıyor ya insan bazen. Acı geçiyor insandan da, insan acıdan geçmiyor ya...
Galiba hikayesizlikten. En büyük hikayesi acı olunca insanın, peşini bırakmıyor acının.
Yoksa silikleşecek varlığı, alemde yer kaplayamayacak. Yayıyor acısını, büyütüyor,
kanatıyor kabuklandıkça...kendisini var kılıyor. Hıçkırık dahi olsa gelen, ses
geliyor ya karşı dağdan... Bilmiyor başka yolunu kendine dokunmanın,
acıtıyor. Sonra diyor ki,
ah, çok acıyor.



.


Sezen dinlemek beni tarifsiz bir hüzne bırakıyor. Unuttuğum günlerin gölgesi duvarlara vuruyor.
Kaçma benden diyor hayat, gel kaynaşalım.


bahçende çocuklar vardı,
çocuğundan öptüm seni