24 Mayıs 2009 Pazar

O'na de ki

Bazen bizim yerimize yazıyor yazanlar... Diyecek söz kalmıyor.
Diyecek söz bitmez ya, yürek yetmiyor.




O’na de ki;


Giderken beni de beraberinde götürdü. Ondan geriye kalanları da ben kaldırdım.

Mektupları kutuların içine bıraktım. Resimler diğerlerine ait resimlerin hemen yanında duruyor. Şiir pek yazmamıştı zaten... Ama nafile, Ondan henüz kurtulamadım. Yazdıkları yalnızca bir kağıt parçasının üzerinde olsa da, okuduğumda sesi kulaklarımda yankılanıyor. Resimlerine ne zaman baksam göz kapakları kımıldıyor. Evde dolaşırken ayaklarıma anılar dolanıyor. Gülümsemesi duvarlara asılı resimlerin üzerine takılmış kalmış. Ne kadar uğraşsam çıkmıyor. Mavi koltukta hala sıcaklığı duruyor ve kimi zaman bir alelade tişört henüz onun kokusunu atamamışken elime geliveriyor. İşte o an deliriyorum. Panik içinde kendimi dipsiz bir kuyunun içinde çırpınırken buluyorum. Duvarlar üzerime geliyor, Mavi koltuk beni içine çekiyor ve alelade bir tişört boğazıma düğüm üstüne düğüm atıyor.


Dışarısı, içeriden farksız... Yalnız da değilim üstelik. Koca bir yaz, bana eşlik etti. Ben ne kadar ağladıysam, o kadar da yağmur yağdı. Güneş saygı ile bulutların arkasında kaldı.


Şimdi, yani o yokken hayat gözüme batıyor. Ne güneşli günler, ne ihtiraslı insanlar, ne de ulvi amaçlar umurumda. Bir ben varım. Milyarlarca insan bir yana, ben hemen şuraya yalnızlar bulvarının köşe başına... Nükleer bir savaşın ardından yapayalnız kalmış gibiyim dünyada Üstelik de onsuz... Yani eskisinden daha güçsüz... Yani daha kırılgan, yani daha anlamsız…


Koca bir çukur, dolmayı bekliyor. Anlar ve anılar o çukurun mezar taşları gibi başımda dikiliyor.



biz


O’na de ki;


Biz onunla bembeyaz yağan bir kar altında gece yarısı yürüyüşlerinde üşümeyen ayak izleriydik. Yeşilliklere bakan bir pencerenin gerisiydik. Bir fenerin beklediği kumsalda güneşe yüzünü veren çakıl taşlarıydık. Bir otel odasında umulmadık bir anda karşılaşmış sürgünde yorgunluktan uyuyakalan iki bedendik. Aynı marka iki araba gibiydik. Kara kaplı beyaz sayfalı bir defterde kâğıt ile kalemin arasına giren bir yalnızlık şiiriydik. Altın sarısı, maviliklerdik. Kahverengi derinliklerdik... O zamanlar adı artık pek de lazım olmayan, anılması yasaklanan bir esintiydik... O bir gözyaşıydı, başladı mı bir daha durdurulamayan. Ben bir umuttum, nereye gittiği bilinmeyen buharlı bir tirenin son vagonuna tutunan.


Biz Onunla diğerlerinden farklı gibiydik.


Şimdi o yokken benim önümde kaçak, yaşanmamış bir yaz duruyor. Ve yazın en uzun günü, benim gözüme uyku kaçıyor. Sonra resmi törenler başlıyor. Düş kaçkınları, yağmur suçluları, güneş vurgunları, dost acıları ve bir insanın en anlatılamayacak, en utandığı, canını en çok acıttığı duyguları... Yani hayat, önümden geçerken saygıda kusur etmiyor. Biz olmasak da, şimdilik “zaman” benimle idare ediyor...



gece


O’na de ki;


Geceleri uyumuyorum artık. Ağustos böcekleri refakatinde dalıyorum sessizliklere. Anlayacağı en yakın dostum sabahlara uzanan bir zırıltı ya da kulaklarımda hala çınlayan “seni seviyorum” yüklü fısıltısı... Onlar anlatıyor ben hep dinliyorum. Sustuklarında onu dinliyorum. Yeryüzünü o’nu düşündüğüm anlar aydınlatıyor ve üzerimde çoğu zaman hüzünlü bir ay parlıyor. Benim kadar içi kararmasa da, Ay da “yalnız” benim kadar. Büyük şehirlerin yalnızlarına ay refakat ediyor. Şehrin bütün ışıkları onlar yüzünden hiçbir zaman sönmüyor. Ayın şavkı okşuyor uykusuz yalnız insanların şehrinde hasret çeken yürekleri. O anlarda büyük şehirlerin gece bekçileri, bir kadının göz kapaklarında dikilip aşağıya, sonsuz bir uçuruma bakarken buluyorlar kendilerini. Eskisi gibi tereddütleri yok. Bırakıveriyorlar boşluğa anlamsız bedenlerini, düşünmeden geride bekleyenlerini.


Sokakta yürürken rastlantılar karşı kaşıya getirirse onunla seni... Ve şayet yanında yoksa biri. Durdur onu ve ona yavaş sesle fısılda söyleyeceklerimi...


Gecelerin çok uzun olduğunu anladım ve şafak vakti o uyanırken ben daha yeni uykuya daldım. O vakitler hayatın sınırları. Ve sınır boyu mayın tarlalarının yerini tehlikeli sessizlikler alırdı. Birbirine ulaşamayan yürekler kendilerini geceleri bitmesini istemedikleri uykulara vuruyor. O’nun dâhil olmadığı bir hayatı yaşamak, artık pek de anlamlı gelmiyor...



yalnızım


O’na de ki;


Ben… Yalnız başıma… Yetmiyormuşum meğerse bana.


Anlayacağı, bir yön gerekiyor. / Masanın üzerinde duran yapayalnız bir pusula, / Rotasız yolculukları çizmeye yetmiyor.


Yalnızlık özgürlük ise, benim için hapis zamanı geldi geçiyor. Ne garip, insan bazen iki kişiyken de kendini çok yalnız hissedebiliyor. Oysa ben, Erhan Bener romanlarından fırlatılmış “tekil bir kahraman” gibi yaşıyordum onunla yalnızlığı. Şimdi yalnızken aynalara bakamıyorum. O varken ondan kaçıyordum, yanımda yokken sokaklarda başımı kaldırmıyorum. İtiraf etmesi oldukça zor ama çoğu zaman yalnızlığımı sevdiğim kadar, utanıyorum.


Varlığında kaçtığım yalnızlığıma, bugün sığınıyorum.



şiyir


O’na de ki;


Kara kaplı bir deftere bir kaç satır yazmadan uykuya dalamıyorum. Gizli bir bahçeden yükselen viyolonsel ve piyano eşliğinde ise aynı kelimeleri farklı beyaz sayfalara her gece, her gece, bir kez daha, bir kez daha, bir kez daha yazıyorum;


Ona / “seni seviyorum” demek isterdim. / Sesinin üzerine ağlamak / Ve konuşmadan onu anlamak... Bir hasret mektubu gibi gözlerine sığınmak isterdim. /Onu kucaklamak / Bağrıma basmak, öpmek, koklamak... O’na de ki O eğer o olmasaydı,/ uğruna ölebilirdim. O, o olsaydı ,/ Orada / Yanı başımda dursaydı / cennetleri cehennem / Sebepleri neden yapabilirdim. Keşke şurada tekrar bulabilsem onu / Bıraktığım gibi... / Küçük bir gülümseme / Ve bir kaç damla gözyaşı ile... O’nu sevebilirdim.



ben iyiyim


O’na de ki;


Duydum. herşeyi duydum... Şimdi bana onu anlatıyorlar. Sanki başka bir insandan bahsediyorlar. Ben mi büyük anlamlar yükleyerek tam(am)lamışım O’nu... Öyleyse ne kadar yanılmışım. Yaratırken bir masal prensesini çocuksu düşlerimde, kendimi ne kadar iyi kandırmışım. Duyduklarım kara harflerle yazılacak masumiyet tarihine. Kirletilmiş bir sayfaya, kalın uçlu simsiyah kalemlerle... Bir Atilla İlhan şiiri gibi yazılanları yalnızca yaşayanlar anlayacak. Şiirlerde bana, yalnızca O anlatılacak. Biliyorum bir gün kendisinin anlatıldığı şiirlere rastladığında yazılanları anlamayacak. Zira tiren çoktan uzaklaşmış olacak. Hayatın karanlık bir ara istasyonunda yapayalnız kalanlar unutulmaya mahkûm olacak.


O’na sor bakalım; En çok ne eksik kaldı, biliyor mu ?Gerçi ben bilmesini beklemiyorum. Beni anlamasını beklemediğim gibi. Benimki geç kalmış bir veda ya da yanlış anlaşılmış bir aşka bir türlü konulamayan nokta, nokta, nokta.


O’nun için denk gelirse eğer, iki lafın arasına sıkıştırıver söyleyeceklerimi.


“Bana pişman olacak kadar bile zaman tanımadı.”


Oysa her insan geriye dönüp baktığında “Acaba?” sorusunu sormak ister... Hata yapıp yapmadığını ufak bir zaman aralığında tartışmak gereğini hisseder... İçinden çıkamadığı durumlarla karşılaştığı anlarda bir süre için “kaçma hakkını” kullanmak için beyaz yalanlar söyler... Ben bunların hiçbirini yapamadım. Yapacak zaman bulamadım. Belki bu yüzden bugün ben yalnızca “iyi olmuş” diyebiliyorum. Yanılmadığımı, hata yapmadığımı düşünebiliyorum. Beni en çok işte bu yaralıyor. Bu kadar haklı çıkmak insana pişman olma fırsatını tanımıyor. İnsan pişman olamayınca da “bi daha” diyemiyor. Ayrılık, ( “zamansız” olunca ) tüm ağırlığını omuz başına bırakıyor.


Ve o orada durduğu sürece ben bir daha hiç bir zaman benzer ağırlıkları kaldırmayı göze almayacağım. Ortalama aşklara bir kez aldandım, bir daha aldanmayacağım.


Yanlış anlamasın sakın. İstese de, istesem de, istesek de hiçbir zaman geri dönmeyeceğim. Niyetim af dilemek değil, af etmek hiç değil...


Benimkisi eski bir dost’tan bir “hayat mahkumunun” son istekleri, o kadar…


Onun sesini duymak istemiyorum, bir daha telefon etmeyeceğim. Yüzünü zaten görmeyeceğim. Bitip gidenlerin ardından artık ben de üzülemeyeceğim.


Gelsin bende kalan son parçasını, çantasını alsın, sırtındaki bavuluna yüklediği yalan hayatlarla uzaklara kaçsın.


O’na deki;


Ben o’nu düşlerimde yaşatacağım. Sessizliğimde avaz avaz adını bağıracağım. Yıllar sonra bir gün karşılaştığımızda uzun uzun yüzüne bakarken utanmayacağım. İzlerini taşıyan mezar taşı, başköşemde duruyor. Ama ayrılmak her zaman unutmak anlamına da gelmiyor. Gözlerim hala gözlerine değiyor, ellerim havada boşluğu uzanan umutları yakalıyor. Mutlu değildim, mutlu değilim, olmayacağım. Merak etmesin, tersini düşünüp, kendini üzmesin. O mutlu ise tebrik ederim. Mutluluğunun devamını dilerim. Ama şunu da bilmesini isterim;


Bir gün bir uyku arasında rastlarsam ona, düşlerimde kendimi tutmayacağım.


O’nu o kadar çok özledim ki


Sarıldığımda ağlayacağım


O’nun, o güzel kalbini okşayacağım.


(Cü’n...)





Cüneyt Özdemir

kanlıca 10 eylül 97




23 Mayıs 2009 Cumartesi

86'nın havasından, suyundan

Sıradaki şarkıyı keyfime ve kâhyasına armağan ediyorum. Sefanız sefamız olsun.

Fairytale Official Video

20 Mayıs 2009 Çarşamba

aslında...



bu kadar acıyla nasıl baş ediyoruz, hiç bilmiyorum
-

-yazacaktım.

sonra...

zaman dağıldı gün içine.

.

...

.

hatırlamadığım bir anda, hatırlamadığım bir yerde aklıma düştü;

acının her çeşidini dinlemek duyarsızlaştırıyor mu beni-

bir çeşit alışma yaşadığıma

ve artık, etkilenmemin pek de kolay olmadığına karar verdim.

.

...

.

ve şimdi-

-dizlerimin üzerindeyim.

.

kolay olmadı.







---

you're just how I remember.

.

I know you are here.

don't stop-

-say something.

.

please don't...

.

... please. say something-

- don't. leave me.


.

please. do. not.

.

your voice is even more beautiful than I remember.


.

and she smiled.


---

I'd trade in forever to just hear you say...
...the sound of my name

15 Mayıs 2009 Cuma

note to self

bugün 15 Mayıs.
hiç öyle özel bir anlamı filan yok benim için
odamın açık pencerelerinden gelen serin rüzgar
kulağımdaki şarkının ritmine uygun kıpırtısı içimin
4. kata kadar uzanan pencere önü ağacımın yeşili
güneş ışığının atmosfere düşme açısıyla yaşadığı kırılma sonucu maviye boyanmış gök
ve hamd edeceğim onlarca lûtfa muhattap kılınmışlığım dışında...

ben baharı seviyorum.
bahar da beni seviyor mu?
gerçi o baharın sorunu :)

13 Mayıs 2009 Çarşamba

-e dair

günden;

- yeni sınırlar inşa etmektense, var olan sınırlarımı esnetmek daha iyi bir fikir
- ne kadar uğraşırsam uğraşayım, bir önceki çileğin tadı, sona bıraktığımdan daha güzel olacak
- uzun bir günü yürüyerek tamamlamak arındırıcı, yorulmak ne kelime
- çiçek almak gülümsetir, en son ne zaman aldığınızı hatırlamamak gülüşte karanfil kokusu
- hayatta kendi için bir şeyler yapmayı öğrenmeli insan
- ve kendi için bir şeyler yaptığında kendini suçlu hissetmemenin bir yolu olmalı

3 Mayıs 2009 Pazar

idrak

ben onları düşünmeye devam ettiğimden habersizce hayatımı yaşıyorken, bazı konular zihnimin alt katmanlardan birinde işlem görmeye devam ediyorlar. ne geçmiş deneyimlerin, güncel şartların, artıların, eksilerin ve bir muhakeme sürecinde gözden geçirilmesi gerekenlerin etrafta uçuştuğu yuvarlak masa oturumlarına katılmak zorunda kalıyorum, ne de zihnimi bu konu üzerine odaklamak... ben kaldığım yerden devam ederken hayata, zihnimin o katmanı, kalmadığım bir yere taşıyor birgün beni ve birden haberdar oluyorum nihai karardan.

dakikalar önce fark ettim ki; hala bir şekilde sırtımda taşıdığımı sandığım yük kalkmış omuzlarımdan yolun bir yerinde. kamburluğum, alışkanlıktan...
fark ettim ki; savaş bitmiş, sokakları bombalanmayan şehrimin sığınaklarında saklı kalmışlığım korkaklığımdan.
fark ettim ki, olmak istediğim yerdeyim şu an. kaybettiğim, kaçırdığım, aklımın kaldığı bir kara delik ardı masal penceresi filan yok. kendi masalımı yaşıyorum ben zaten. ellerimi uzattığım duvarlardan ses geliyor. tokmağına uzandığım kapı, benim kapım olmaktan mutlu. ve daha önemlisi, ben mutluyum tam da bu kapının, benim kapım olmasından. benim olmasını dilediğim başka bir kapı yok dünya üzerinde ve olmasını istersem eğer, inşa edebileceğimi biliyorum. tren benim, peron benim, istasyon benim; geç kalmışlık yok.

hayatımı seçmeye karar verdim. seçimimi değiştirmeye değil... zaten benim olması için seçtiğim bu hayata, seçimimi sesli kılarak sahip çıkmaya karar verdim. ne şekilde, henüz bilmiyorum ama daha önce bilmediğim bir şekilde... zihnimin alt katmanları yuvarlak masa toplantılarına başlar ve beni nihai kararlarından haberdar ederler yakında. ben şimdi, hayatıma kaldığım yerden devam edebilirim.

derkenâr; gönül rahatlığı.

2 Mayıs 2009 Cumartesi

love you till the end



p.s. I love you...
love you till the end.





love you till the end, sonuna kadar sevebilenleri düşündürdü bana. birini bırakıp birinin arkasından gitmeyi gerektiren o dönemeçte; hayatı değil, aşkı seçenleri... acaba aşk, hayatı arkalarında bırakıp onu, illa ki onu, her halûkârda onu seçenlere bir kıyak yapar da onlara, arkalarında bırakmayı göze aldıkları hayatı da sunar mı, aklım kaldı? ya sadece gerçekten sahip çıkabilenlerin ve kendileri dahil tüm aidiyetlerinden soyunup arkasından gidebilenlerin geçtiği kapı, karadelik kılıklı bir masal penceresiyse? ya arkasında, aşkla birlikte arkanda bıraktığın ne varsa, seriyorsa ayaklarına? ya, 'hayat yoksa aşk hangi kaba dolsun' diyenler yanıldıysa? ya hayatın ağırlığı, en nihayetinde darası kadarsa?

sonra aklıma geldi...

elif şafak 'siyah süt'te, içinin kadınlar korosuna soruyor, 'annelik mi, yazarlık mı? annelik ve yazarlık birbirine zarar mı?' içinin kadınları konuşuyor, 'onu seç.', 'hayır sen o değilsin, bunu seç.', 'aa, olur mu canım öyle şey, şunu seç.' sonra içinin akıllı bir kadını diyor ki, fark etmez, neyi seçersen seç, aklın diğerinde kalacak. ne zaman aksasa bir yerinden hayat, 'acaba diğerini seçseydim böyle olmaz mıydı' diye soracaksın kendine ve ne zaman hiçbir yerinden aksamasa hayat, 'acaba öbürünü seçseydim nasıl olurdu' diye... yani en nihayetinde, fark etmez.


öyleyse fark etmez, hayat ve aşk iki ayrı yöne gitmeye karar verdiğinde hangisinin arkasından gitmeyi seçtiğin. öyleyse fark etmez, tam sınavdan çıkarken aklına takılan o sorunun cevabını değiştirip değiştirmediğin. sonuçlar açıklanana kadar kazanıp kaybettiğini bilemeyeceğine göre... bilmeden yaşamak kaderi değişmeyeceğine göre... bilmediğinle ilgili atıp tutmalık hakkın, sonuçlar açıklanana kadar devam edeceğine göre...

öyleyse buyrun hep birlikte bir dahi;
hayat yoksa aşk hangi kaba dolsun?



26 Nisan 2009 Pazar

başa kakmalık iyilikler koleksiyonu

rica ediyorum, ortak bir karar alalım ve iyilik, fedakarlık gibi kavramları çıkartalım hayatımızdan. çoktan öldürdüğümüz ama bir çeşit gurur vesilesi kılmak için, içlerini doldurmak suretiyle duvarlarımıza astığımız geyik kafalarına dönüştüler nasılsa, gömelim gitsin.

ne zamandır, bir gün karşılığını bekleyerek iyilik, fedakarlık yapma eğilimdeyiz bilmiyorum ama uzun zamandır olsa gerek. "mefhumların içinin boşalması ve cüretin yol haritası" adlı kutsal kitabın "iyilikler ve fedakarlıklar" bölümüne baktığımızda, bu mefhumların içlerinin boşalmaya başladığı ilk dönemlerde, insanların karşılık beklediklerini birbirlerinden sakladıkları, ancak saklı saklı bekledikleri karşılıkları elde edemediklerinde, çemkirme ihtiyaçlarını ise olmadık bir başka yerden cıngar çıkartmak suretiyle karşıladıkları tespitini görüyoruz. şimdilerde pek de kimsenin iyiliklerinin karşılıklıksız kalmasından duyduğu hayal kırıklığını saklama eğiliminde olmadığını düşünürsek, epey bir olmuş biz bu geyikleri vuralı.

bir de öyle sinsi ki insanoğlu, sözde iyilik ve fedakarlık anında, bu tam bir iyilik ve fedakarlıkmış gibi algılanmasına sebep olacak şekilde davranmaya devam ediyor. bütün sevecenliği, karşılık beklemezliği, muhattabını umursar tavırlarıyla aldatıcı bir tablo ortaya kokuyor. aldatıcı çünkü, karşısındaki insanın bundan 10 gün, olmadı 5 ay, belki de 2 sene sonra, beklediği bir şeyi gerçekleştirmediği ya da gerçekleştiremediği bir durumda ("postmodern toplum ve geyik boynuzundaki kavramlar" adlı bir diğer kutsal kitabın bildirdiğine göre, -ebilememek ve -memek arasında arasında bir fark yok geyik avcısı yeni nesil insanın gözünde. yapamadıysan da yapmamışsın demektir.) hemen döküveriyor eteğindeki taşları; ama ben onun için neler neler neler yapmıştım. kimse yoktu yanında, bir Allah kulu yüzüne bakmıyordu, ben onu adam yerine koydum.

ne yaptın abla ya, n'aptın! sen onu 'adam yerine koyarken'; "bak cicim, şimdi bana ihtiyacın var ve ben de yanındaymış gibi davranıp bu ihtiyacını karşılıyorum ama yarın öbür gün bir canımı sık, burnundan getiririm, adam olarak yaratılmışlığına pişman olursun. beklentilerimin sınırlarından bir çık -ki onları dile getirmiş olmam da gerekmiyor, zihnimden geçirdiğim ve nöronlarım arasındaki o ilk elektriksel iletinin yaşandığı an senin için de geri sayım başlar- bak bir çık, ne varsa senin için yaptığım o gün döküyorum ortaya. bizde böyle, işine gelirse kabul et ve iyilik takma adlı çok başlıklı torpidomu ateşleyeyim, istemiyorsa bırakayım seni kendi sefil ihtiyaçlarında boğul." dedin mi garibe... demedin. bir şefkat, bir merhamet timsali gibi dikildin yanında ve bir tefeci gibi kaç katını alabileceğini kaydettin zihnindeki "iyilik ve fedakarlık faizi" adlı gizli bölmeye. en baştan şu anlaşmayı yapsan içim yanmaz zira, bir insan bir tefeciye gittiğinde, bir tefeciye gittiğini biliyordur ve karşısında oturan adamın muhtemelen ilk fırsatta kanını iliğini emecek (not in a good way ;) ) bir organizma olduğundan haberdardır. ama sen pamuk prensesin üvey annesi gibi bütün cadı tırnaklarını balo elbiselerinin altına sakladın ve sözde iyiliklerinin muhattabını savunmasız bıraktın. şimdi kahrol ah ben ne iyi insandım da kıymetimi bilen yok meyhanesinde. sıradaki şarkı da benden sana gelsin.

bunun bir başka versiyonu da 'yemedim yedirdim, içmedim içirdim, saçımı süpürge ettim'dir. e gözümün bebeği anne, hepsini yedirmeyip biraz da sen yeseydin, e biraz da bölüşüp içseydiniz de çocuğun olur olmaz semirmek yerine sağlıklı bir anne-evlat ilişkisine sahip olsaydı ya... sanki bir tek sen yedirdin, içirdin çocuğunu da bugün başına kakıyorsun. hem süpürge dediğin 1-2 lira bir şey. saçlarına kıymayaydın da sonra uzakdoğunun okyanus özlerini içeren bal serpintili badem esintili şampuanlarına bir servet yatırmayaydın ya... bak tefeci olacağım diye kendi ekonomini ziyan ettin, yazık.

efenim diyeceğim o ki, bir gün, hangi şartlar altında olursa olsun, içinize oturacağını düşünüyorsanız o iyiliklerin, yapmayın gözünüzü seveyim. eğer bir kâr hanesi varsa karşılarında, bir beklenti doğuruyorsa içinizde göze aldığınız fedakarlıklar, rica ederim, yapmayın. bırakın insanlar sizi o an duyarsız ya da umursamaz bulsunlar, bu yarın öbür gün bir şahinin pençesinde, hem de şahinler halkının sıradan bir üyesinin değil, tefeciler sınıfından bir şahinin pençesinde, çekecekleri acıdan çok daha rahat atlatılabilir. siz de içinizdeki tefeciyle tanışmamış olursunuz. iki kere rafine...

25 Nisan 2009 Cumartesi

dehlizlerimde kaybolduğum gün çantamdan çıkacak hayat kurtarıcı not

aslında hayat ziyadesiyle basit. formüller kısa. cevaplar 'evet/hayır' tenhalığında. içinde kaybolduğumuz dolambaçlar insan icadı. netliğini taşıyamayacağımızı sandığımız gerçekleri görmeyelim ve biz onları görmezden gelirken onlar değişsinler diye umut etmek suretiyle inşa ediyoruz bu karmaşayı. en nihayetinde elimizde belirsizlik kalıyor. kukuman kuşu kabilinde geçen vakitler ve manasız derinlikler üzerine yapılan manasız analizler sonucunda bir bakıyoruz ki, en başından beri görmek istediğimiz o kısacık kelime karşımızda; evet ya da hayır.

katıldığım bir grup çalışması, arada bir durup nasıl hissettiğimi kendime sorma yetisi bıraktı bana. kendimle birlikte yaşıyorum ve birlikteliğimiz 24 saatlik zaman diliminin, uyku esnasındaki bilinç dışı dönem hariç, tamamını kapsıyor, ancak ben dönüp nasıl hissediyorum diye sormuyorum. başkalarının sorduğu 'nasılsın'lara verdiğim cevap aracılığıyla da nasıl olduğuma dair fikir sahibi olma imkanım yok çünkü bu durumlarda kullandığım kapsül cevaplarım var; iyiyim vb...

"nasılsın?" sorusunu, nasıl olduğumu düşünüp cevapladım mı hiç, hatırlamıyorum. belki de karşımdakinin bu soruyu gerçekten nasıl olduğumu öğrenmek istediği için değil bir 'kapsül selamlama sorusu' olarak sorduğu kanaatimden doğuyor bu ıska. zira, "pek iyi hissetmiyorum"un "ben de geçenlerde iyi hissetmiyordum, x yaptım, z yaptım, bir de y yaptım"larla başlayan 13 dakikalık bir monologa kapı açtığını bilirim. insanlar sorularını cevapları duymak için değil de kendi monologlarına bir giriş cümlesi olarak inşa ediyor gibiler. böylece sadece anlatmak isteyen ve karşısındakinin bu hikayeyi dinlemek isteyip istememesiyle ilgilenmeyen biri gibi, yani tam olduğu gibi görünmeden, zarif bir geçiş yapıyor içinde dışarı dökülmek için hazır bekleyen denize. ben nasıl olursam olayım o kendisinin geçenlerde nasıl olduğunu anlatacaksa, görmezden gelindiği için incinmesi kuvvetle muhtemel nasıllığımın yüzüne bir iyiyim örtüp, annelerin çocuklarını kolalı tülbentlerin altında uyuttuğu gibi uyutuyorum içimin hikayesini.

uyutmakta sıkıntı yok ama uyandırmak da iyi bir fikir kimi zaman. karşımdakine vermek zorunda değilim nasılımı, muhtemelen pek çok insanı bir 'iyiyim'le tatmin edebilirim ancak bunu bir fırsat olarak kullanıp zihnimde bir 'nasılım' yankılanmasına izin vermek tanıştırıcı etkiye sahip olabilir. içimde akıp gitmekte olan hayat ile aramda bir köprü imkanı...

bir de, gerçekten nasılsın diyenleri ıskalamamak dileğiyle...

24 Nisan 2009 Cuma

kendime

.biliyorum, elimi uzatsam yetişebileceğim yerlere koydu istediklerimi Yaratan...
.biliyorum, bir hamlelik mesafede tatmin.
.biliyorum, neyi istediğim, ne kadar istediğim önemli değil, istediklerimle ilgili neler yaptığımda bütün mesele.
.biliyorum, uzak sandığım ne varsa hayatta, niyetin amele vuran yüzünde saklı.
.biliyorum, kaybolmak diye bir şey yok aslında.
.biliyorum, elim tokmağın üzerinde bekledikçe, bir gün imana gelip açılmayacak kapı.
.biliyorum, akıl almaz sandıklarımın akıl almaz yazılı sandıklarda saklanışı akıl almazlıklarından değil, aklımın almazlığından.
.biliyorum, yol yakın hala...
.biliyorum, geç diye bir şey yok bir kez yola çıktıktan sonra.
.biliyorum, ne ilk adım ile son adım, ne de ilki sona taşıyan adımlar arasında bir adımlık fark var.
.biliyorum, gecenin derininde, saray kapıları kilitlendiğinde kapılarını kapatmayanın kapısında kalmak yok.
.biliyorum, bir istemeye görsün insan...

you pierced my soul


bugün öğrendim ki;

- bir evlilik teklifi yapmanın en güzel yolu "I offer myself to you" minvalinden bir cümleymiş.
- bir evlilik teklifini kabul etmenin en güzel yolu "teşekkür ederim" demekmiş.
- yıllar önce kırılmış bir kalp bugün, eskisinden de fazla o'na ait olabilirmiş.
- bir adam bir kadına öyle bakarsa, ruhunu görebilirmiş.
- bir kadın bir adama öyle koşarsa, yetişebilirmiş.

ve öğrendim ki;
When the attachment to his beloved one is indeed profound, a man cannot recover from such a passion... with such a woman. He ought not. He does not.





Miss Elliot,

I can bear this no longer. You pierced my soul. I'm half agony, half hope. Unjust I may have been, weak and resentful I have been, but never inconstant. I offer myself to you again with a heart even more your own than when you almost broke it eight years ago. I have loved none but you. You alone, who brought me to Bath, for you alone, I think and plan. Have you not seen this?

I can hardly write. I must go, uncertain of my fate. A word, a look, would be enough. Only tell me that I am... Tell me not that I am too late, that such precious feelings are gone forever.

Frederick Wentworth

Captain,

I am... I am in receipt of your proposal and am minded to accept it. T-thank you.

Anne Elliot


21 Nisan 2009 Salı

MSJ

P.S. I Love You, bir Jeffrey Dean Morgan'ın yaratıldığından haberdar etti beni, bir de bir gün İrlanda'yı görme isteği bıraktı içime. Vicky Cristina Barcelona ise bir yaz İspanya'da yaşasa insan, küçük sokaklarında yürüse, hafif rüzgarlı akşamlarda minik masalı kafelerinde otursa hayalleri kurdurttu. A Good Year, Fransa'nın asma bahçelerinde, Paris'e ve taş binaların bohemine dokunmayan bir romans düşletti. The Holiday'den bana kalan, tüm zamanların en 'güvenli yer' imajı oldu ve Iris'in Londra'ya birkaç kilometre uzaklıktaki evine gitsem battaniyeleri hangi dolapta bulabileceğimi biliyorum. Australia, ata binmek neden asaletle özdeşleşmiştir, bir fikir verdi ve Hugh Jackman'ı doğuran anaya düğme ilikletti. 10000 BC, Steven Strait'in de yaratılmış olduğunu bildirdi ve insanın kendinden büyük bir şey uğruna yaşaması nasıl ola ki acep, dedirtti.

liste uzar gider lakin diyeceğim o ki; filmler geçip gitmiyor aslında. biriktiğinde, en nihayetinde biz eden o sürece bir tuğla... geçtiğimiz, gördüğümüz, yaşadığımız ve hatta geçmediğimiz, görmediğimiz ve yaşamadığımız her şey...

20 Nisan 2009 Pazartesi

adrian - spencer

bazen bir yalana ihtiyacı oluyor insanın, kesiğe doldurulan barut gibi...

Cem Adrian + Pamela Spencer - Anladım

'mine'


but still... you're giving me up

bugün, okuyorken yine bir şeyleri... bir giden, geri geldi... anlattı, anlattı, anlattı nedenlerini... kalan; dinledi, dinledi, dinledi... sonra fısıldadı ki, you left me.

gerekçelerin hükmünü yitirdiği bir yer var insan kalbinde. Freud olsan 'arkaik' dersin, için yanmaz; tam orası işte. cümle izahatın, eşiğinde kum tanesine dönüşeceği o kapının ardı yönetiyor insanı sanki. fazlaca gürültü yaptığından ve memnun olmadığında memnun olmadığını, açık açık bağırdığından olsa gerek, demir duvarlarla çevrili. belki de kalp atışı diye bildiğimiz demir duvarlara inen yumrukların sesi.

kendilerinden büyük bir şey için yaşayan insanların hayatlarını düşündüm bugün. kendini feda etmek kolay bir noktada, kendinden öte tuttuklarını da feda edebilen insanları düşündüm. aidiyet duygusunu... sorumluluk algısını... dünyayı o pencereden görmeye çalıştıysam da bir an, kendim takıldım gözlerime, ötesine geçemedim. ben kelimesinin sözlüklerde kapladığı alan ne zaman bu kadar genişlemeye başladı acaba? adet olduğu üzere sanayi devrimine bağlasam, yazıma yeteri kadar akademik doku katmış sayılır mıyım? 100 yıl sonra da insanlar bugünden bahsederken, muhtemelen insanlığın başından beri her devirde, farklı biçimlerde var olan mefhumları bugünde gerçekleşen bir sürece bağlı açıklarken "hep teknolocik devrimden sonra böyle oldu cicim" mi diyecekler? aslında her devirde var yitirildi sanılanlar da, bir kendini kandırma biçimi mi 'ah o eski zamanlar'? aslında herkes kabı kadar mı alıyor hayattan? herkesin elbisesi, kumaşının mahiyetine göre mi? zaman da bir yakınma biçimi olarak alınırsa elimizden, nereye atacağız tembelliğe meyyal ruhlarımızın sorumluluğunu?